Archive for Ağustos, 2008

Semiz’siz Vitaminsiziz

Pazar, Ağustos 31st, 2008

Geçen gün radyo kanalları arasında zaplarken Grup Vitamin‘in bir şarkısına denk geldim: Turkish Kovboylar… Başından sonuna kadar dinleyememiştim ama şarkıyı. Bugün aradım taradım biraz, buldum sakıncalı video sitesinde. Biliyorsunuz kendisi mahkeme tarafından kapalı ama pek muhterem politikacı, fötrüne kurban,  Sn. Süleyman Demirel’in de bir konuşmasında bahsettiği gibi, demokrasilerde çare tükenmiyor.

Ben de o malum çarelerden birine başvurarak dinledim tüm Grup Vitamin şarkılarını.

“Bol Vitamin” albümü ilk çıktığında nasıl da büyük bir yenilikti!! Piyasadaki tüm şarkıcılıar aşk, meşk şarkıları söylerken, komik olduğunu iddia eden bir takım şarlatanlar sahnelerde saçmalarken, bir avuç genç “Bol Vitamin” diye bir albüm çıkararak hepsini eleştiriyordu. Ayrıca bunu sağa sola saldırarak değil akıllıca dokundurarak yapıyorlardı. Tabi arada küfür falan da ediyorlardı.

Sene 1990′dı ve ben henüz ilkokul çocuğuydum. Haliyle aile tarafından, küfrün yanı sıra

“Bol haşhaş bol kokain çok marihuana az vitamin
bol ketçap adı tat ketçap yani
dök dök yeee dök yeeee”

gibi sözler de içeren şarkıları dinlemem biraz tepkiyle karşılanmış, “aman çocuğun ahlakı bozulmasın” triplerine maruz kalmış olsa da Grup Vitamin dinlememi kimse engelleyememişti. Diğer velet arkadaşlarımla biraraya gelip, sanki çok çılgın bir şey yapıyormuş gibi, oturup Vitamin dinliyorduk.

Sanırım şu an o velet grubu içindeki arkadaşlarımda da bulunan popüler kültüre uzak duruş ve ona eleştirel bakışın temelleri o dönemlerde biz farkına dahi varmadan atılmış.

Grup Vitamin, çok fazla elemanı olan bir gruptu. Her birinin tek tek bakış açısını ve mizah tarzını yansıtmak zor olmuş olmalıydı ki parçalandı grup çok geçmeden. Ama ne parçalanma… Bir anda bir sürü mizahi müzisyen grubu çıkmıştı ortaya.

Açıkçası bu parçalanma beni hiç üzmemişti. Tam tersine sevindirmişti de. Artık bir değil, birden fazla bana hitap eden grup bulunabilirdi piyasada. Aynı duyguları Penguen ekibinden bazı karikatüristlerin ayrılıp Uykusuz’u kurma çalışmaları döneminde de yaşamıştım. Şimdi her hafta aldığım iki mizah dergisi var. Fena olmamış yani bölünmeleri. :)

Grup Vitamin parçalandığında 3 kişi sahip çıktı o isme: Emrah Anul, Selçuk Aksoy ve tabi ki Gökhan Semiz!

En uzun ömre de bu üçlünün birarada yer aldığı grup sahip oldu. Ta ki Gökhan Semiz 17 Ocak 1998 günü Bakırköy sahil yolunda geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybedene kadar…

Daha 30′una yeni basmıştı. Yapacak çok şey vardı önünde. Onun eleştirel bakış açısına, düşüncelerine, parlak zekasına ihtiyacımız vardı.

Düşünsenize şu an bir Gökhan Semiz’imiz olsaydı yaratıcı fikirleri ile hayatımızı nasıl da şenlendirirdi? Ne kadar çok eğleniyor olurduk? Belki yaptığı müziğin tarzını değiştirirdi. Ya da belki müzik yapmayı bırakır, sanatın başka bir dalında gösterirdi yeteneklerini. Belki stand-up yapardı, ya da talk show… Ama eminim ki her ne yaparsa iyi yapardı ve hepimizi gülmekten kırıp geçirirdi.

Gittiği yerler nasıl, mutlu mu oralarda bilinmez ama benim moralim bozuk, cereyan kesik hele bir de sen yoksun ya cok yazık!

Not: Emrah Anul ve Selçuk Aksoy’un, Gökhan Semiz’in aramızdan ayrılmasının ardından hazırladıkları parça “İstanbul’da” nın klibini legal video siteleri arasında bir tek burada bulabildim. İyi seyirler.

Ne Kötülük Yaptım Ben Size?

Salı, Ağustos 26th, 2008

Kim bilir kaç yıl aldı dimdik ayakta durabilmesi?

Kim bilir kaç fırtınaya meydan okudu, kaç afetten sağsalim kurtuldu?

Önceleri ufacıktı. Diğer abilerinin yanında kendine yer açmaya, zar zor kök salmaya çalıştı. Cılız bedeni ve çıtkırıldım dallarıyla kara, yağmura karşı durdu. Boyu uzamaya başlayınca güneşe değeceğini sandı ve uzattıkça uzattı kafasını yukarılara. Sapasağlam basmaya başladı ayaklarını toprağa.

Geniş omuzları ile yağız bir delikanlıydı o artık. Artık esen her rüzgar onun başında esen kavak yelinden farksızdı. Kol kanat gerdi mahallenin savunmasızlarına. Onlarca hayvana kucak açtı. Kuşlar onun dallarında yuva buldu kendilerine. İki aşık kumrunun ilk yavrusu o yuvada doğdu. Verdiği meyvelerle karnını doyurdu o yavruların. Soğuktan donmalarını, sıcaktan bayılmalarını engelledi koca gövdesiyle.

Yükseklerden insanlara baktı. Onlara da açtı kollarını.

Güzel bir kız geldi önce kikirdeyerek, yaslandı ağacın o koca gövdesine. Ardından genç delikanlı…

İki aşık ilk defa o ağacın gölgesinde el ele tutuştular. İlk öpüşmelerine bir tek o ağaç şahit oldu. Tebessüm etti ağaç, gençleri öpüşürken gördüğünde ve içten içe gurur duydu kendisiyle. Ancak o gülümseme yavaş yavaş dondu yüzünde. Hafif bir acı hissetti bedeninde. Bu anı ölümsüzleştirmek istiyen genç delikanlının bıçağı ile çizdiği kalpti bu acının nedeni.

Fakat bu acıya da dayanmayı bildi ağaç. Yıllar boyu onca zorluğa göğüs germişti. Yeni alevlenen bir aşk uğruna bu kadarcık acı çekmiş çok muydu?

Aradan yıllar geçti. Ağaç meraklanmaya başlamıştı artık. Acaba ne olmuştu aşıklara? Uğramaz olmuşlardı uzun zamandır ormana. Bir gün çıkageldi o çift yanında iki küçük çocuk ve ellerinde sepetlerle. Görür görmez tanımıştı ağaç onları. Bu o çiftti. Demek evlenmişlerdi.

Çok mutlu oldu ağaç. Açtı yine kucağını bu çifte. En güzel gölgeyi ayarladı onlar için. En tatlı esintiyi getirdi onlara. Baba çocuklarına yıllar önce ağacın gövdesine çizdiği kalbi gösterir ve anneleriyle ilk öpüştükleri anı anlatırken, ağaç da göğsünü kabarttıkça kabartıyordu.

Dallarını uzattı çocuklar için. Salıncak assınlar dallara, sallansınlar diye… Meyvelerini uzattı onlara, yesinler de büyüsünler diye…

Sonra baba, mangalı yaktı ve çocukları yemeğe çağırdı. Salıncaktan indi çocuklar, koştular babalarının yanına. Çöp şişleri mideye indirirken aile, dumandan öksürmeye başlamıştı ağaç. Yemeği bitirdiklerinde toparlanıp gitti aile. Dumandan gözleri yaşarmış ağaç bakakaldı ardlarından. Seslenmek istedi “Mangalı unuttunuz!” diye. Ama çıkmadı sesi.

Duman giderek artmaya başladı. Önce otlar tutuştu. Sonra alevler yükseldi. Kumrular vedalaşmak zorunda kaldı ağaçla. Alevler ağacın yapraklarına sıçradığında bir hareketlilik başlamıştı ormanda. Bütün hayvanlar bir yerlere kaçışıyor, kendini kurtarmaya çalışıyordu. Alevler ağacın gövdesini sardığında artık o da kaçmak istiyordu. Ama bir türlü kıpırdayamıyordu. Etrafındaki diğer arkadaşlarına baktı. Onlar da çaresizdi.

Alevler tüm ormanı sardığında sessizce haykırdı ağaç gözlerinde yaşlarla: “Ne kötülük yaptım ben size?”

Ama duyan olmadı çığlığını…

Annenle Ross Avrupa Yakası’nda Tanışsın

Cumartesi, Ağustos 23rd, 2008

Geçen gün, bir arkadaşım sağ olsun, “How I Met Your Mother” isimli güzide dizinin tüm bölümlerini bilgisayarıma yükledim. Zaten hepsini izlemiştim ama bilgisayarımda bulunmadıklarından dolayı ara ara açıp tekrar izleyemiyordum artık onu da yapabiliyorum. Bakınız: Son iki saat.. :)

Birinci sezondan başladım tekrar. Pilot bölüm de dahil olmak üzere ilk dört bölümü izledim. Sanki ilk defa izliyormuş gibi de güldüm, eğlendim. Bu dizi sanki “Friends” den kalan boşluğu doldurdu benim için. Bu arada “Friends”de favorim Ross’tu. Hiç beklemediği anlarda, abuk subuk durumlarda kalışı ve saçma bir çabayla ortamı düzeltmeye çalışmasına bayılırdım. Ama kendimi “Friends”deki hiç kimseyle özdeşleştiremezdim.

“How I Met Your Mother” farklı! Diziyi her izleyişimde Ted Mosby’de kendimi görüyorum resmen. Büyük heyecanla yeni bir şeylere başlıyor da sonra çok kısa zamanda anlıyor ya beklediği gibi sonuçlanmayacağını ve hemen kaçmak istiyor ya ortamdan… İşte öyle bir şey…

Bir de sadece 20 dakika sürüyor dizi. O da süper birşey bence. Sıkılmaya vakit kalmadan bitiyor. O yüzden zaten “Friends”i de “How I Met Your Mother”ı da döne döne izliyorum da yine de bana mısın demiyorum. Konu başlıyor ve tam da bitmesi gereken yerde bitmesi gerektiği gibi bitiyor.

Oysa “Avrupa Yakası” öyle mi? O da tarz olarak bu iki diziye benziyor. Hatta o da yirmi dakikada anlatılabilecek bir konuya sahip her bölümde ama malesef reklamlar da dahil olmak üzere bir buçuk saat sürüyor. Bitmek bilmiyor resmen. Yayınlandığı günler, tüm geceye ambargo koyuyor. Ben de sıkılıyorum zaten bitiremiyorum diziyi. E tabi bir bölümü, daha ilk izleyişte bile bitiremezken tekrar tekrar izlemek de mümkün olmuyor. Halbuki hem senaristi, hem oyuncuları, hem de yönetmeni ile son derece başarılı bir kadro ama işte malum Türk televizyonu şartları. Bir dizi ile tüm prime time’ı geçiştirmeye çalışmak…

İyi ki “Friends” ve “How I Met Your Mother” gibi diziler Türkiye’de ve Türk televizyonları için çekilmiyor. Yoksa onların da benim gözümde sonları “Avrupa Yakası” gibi olurdu.

Geç Oldu, Güç Olmadı

Cumartesi, Ağustos 23rd, 2008

Kaç gündür aklıma yazacak pek çok konu geliyor ama bir türlü kendimi toparlayıp yazamıyorum. Nedenini de bulamıyorum.

Sanırım biraz tembelim. Yok yok aslında bayağı tembelim. Bir haftadır iki kelam bir şey yazılmaz mı? Oysa ne kadar da çok şey oldu bir haftadır.

Hakikaten kendimi suçlu hissediyorum şu an. Mahçubum size karşı. :( Ama merak etmeyin! Bu ruh hali bana güzel bir ders verdi. Bundan sonra bu kadar uzun aralıklar yok sevgili okurlar.

Oh be üstümden bir ağırlık kalkmış gibi hissediyorum şu an! Resmen günah çıkardım az önce, tövbemi de ettim, süper rahatladım.

Şimdi gelelim geçtiğimiz haftanın en bomba konusuna…

14 – 20 Ağustus tarihleri arasında 400′den fazla web sitesi ve blog sahibi, mahkeme kararıyla erişime engellemeleri protesto etmek ve seslerini duyurabilmek amacıyla, kendi sitelerine erişimi engellediler.  Protestoya katılan tüm sitelerin listesine buradan ulaşabilirsiniz. Ben de bu listede yer alanlardan biriyim ve protestoya katılanlar arasında bulunmuş olmaktan dolayı gurur duyuyorum efenim naçizhane. :)

Sansuresansur.org‘a bu kampanyayı başlattığı için teşekkür ediyorum. Ayrıca bu kampanya sayesinde gördüm ki bu kadar kişi bir araya geldik yüzlerce siteyi kapattık ancak buna rağmen Türk Telekom’un bugüne kadar kapattığı siteye sayısının ancak yarısını yakalayabildik. Benim bildiğime göre 1000′e yakın sitenin erişimini engellemiş Telekom bugüne kadar. (Tam rakamı bilen varsa ve paylaşırsa çok sevinirim.)

Bazı insanların bu aksiyonu, nafile bir çaba olarak algılıyor olduğunu da düşünmekle beraber pek çok haber sitesinin bu olaya hakettiği önemi verip, sitelerinde yer vermiş olmaları da beni ayrıca sevindirdi. En azından artık biraraya gelince sesimizi duyurabileceğimizi biliyorum.

Umarım bundan sonra daha güçlü ve daha çok ses getiren protestolara imza atabilir ve interneti içinde bulunduğu keyfe keder sansür zulmünden kurtarırız.

Tepkinizin bol, sansürünüzün eksik olması dileğiyle…

Shantel’den Şandelli

Pazar, Ağustos 17th, 2008

Efendim biraz balkan müziği dinleyeyim, azıcık gerdan kırıp, biraz da göbek atayım diye Shantel‘i dinlemeye gittim bu gece. Haftalardır Sortie‘de çıkıyor diye reklam yapıldı Shantel için. Biletix‘de biletler satıldı, sağa sola davetiyeler dağıtıldı falan. Fakat son dakikada bir haber geldi ki Sortie’de değil 1453‘te çıkıyormuş Shantel. Son saniye değişikliği yani…

Neyse efendim biz de daha önceden Sortie’ye gitmiş arkadaşlarımızı beklemek üzere hemen 1453′ün yanındaki Özsüt‘e gittik önce. Birer Türk Kahvesi içtik. O sırada da toplandık yavaştan arkadaşlarla. Kahvemizi içerken Disco Partizani ve Disco Boy isimli güzide Shantel parçalarına kafamızla eşlik ettik. “Tüh ya şu an keşke içeride olsaydık” diyen arkadaşlarımızı da “Saat daha 23.00 bu şarkıları sabaha kadar döne döne çalar merak etme” diyerek teselli ettik. Ancak yanılmıştık.

23.30 gibi içeriye girdik. Kenidimize uygun bir yer bulduk. İlk içkilerimizi söyledik ve yavaştan ortama ısınmaya başladık.

Fakat o da ne? Yobidibibooy‘dan eser yok!

Bildiğin düğün şarkıları eşliğinde votka içiyoruz. Ha başlar ha başlar derken üzerindeki T-Shirt’ü çıkardı Shantel. Shantel dediğin zaten kel, kuru bir adammış. Şapkası ve kıyafetleriymiş ona o havayı veren. T-Shirt’ü de çıkarınca oldu mu sana abidik bir herif…

Saat henüz 01.00 olmamıştı ki Shantel seyircilerin arasına göbek atmaya indi. Yerine de 1453′ün dandik DJ’i geçti ve tabi ki hemen Serdar Ortaç ile giriş yaptı. O an anladım ki bu adam benim kaderim. Kurtuluşum yok yani. Serdaaarrr, beni neden yoruyorsun?!?!

Yalnız bu sefer o kadar tepkili değildim Serdar’a karşı. “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak” diye bir laf vardır ya; alkolün de etkisiyle o lafta bahsedilenleri uygulamaya başladım. Sağ el otomatik olarak kalktı havaya. Sonra da Bebek’te 3-5 tur atarım, olmadı bir de sinema yaparım… :)

Tabi biz saftorikler bunları hep bir geçiş süreci falan zannediyoruz. Shantel de ortada göbek atıyor ya… “Birazdan sahneye çıkacak, ara verdi” diyoruz kendi kendimize. Meğer işin gerçeği öyle değilmiş. Adam harbiden bitirmiş, gitmeden önce son bir kıvırtıyormuş.

Yarım saat sonra ayrıldı Shantel mekandan. Yani saatlerimiz henüz 01.30′u gösteriyordu. Pek çok insansa yeni yeni geliyordu 1453′e.

Biz bir süre daha kaldık. Yeni arkdaşlar yeni sohbetler derken bir saate yakın zaman daha geçirdik orada. Yalnız ne kadar abuk bir kitlesi ve bir o kadar DJ’i varmış bu mekanın arkadaşım. Hem saçma şarkılar hem saçma insanlar…

Yani anlayacağınız Shantel’den şandelli bir gol yedik sayın seyirciler. Böyle top üzerimizden aştı geçti de biz kaleye çok uzaktık; ancak süzülerek kaleye girerken görebildik topu.

İstanbul’u Dinliyorum, Yolları Kapalı

Cuma, Ağustos 15th, 2008

Bildiğiniz gibi son birkaç gündür İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad İstanbul’daydı. Resmi temaslarda bulunmak üzere gitmesi gereken yer, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da bulunan Çankaya Köşkü olmasına rağmen, beyefendi Anıtkabir’i ziyaret etmek istemediğinden dolayı bizim Cumhurbaşkanımız, tıpkı Arap Şeyhi’ne de yaptığı gibi, Ankara’dan kalkıp İstanbul’a geldi ve resmi temaslar gayrıresmi başkentte yani İstanbul’da gerçekleşti.

Üst düzey resmi görevlilerin yanı sıra pek çok bakan, bürokrat, diplomat ve tabi ki koruma görevlisinin şehre doluşmasından dolayı İstanbul’un resmi havası bir anda arttı. Haliyle çeşitli güvenlik önlemleri de alınması gerekiyordu.

Her problemin en pratik çözümünün yasaklama veya kapatma olduğunu düşünen görevliler de sayın bakanlar rahatça gidecekleri yerlere ulaşabilsin diye yolları kapatmayı tercih etti. Hem de trafiğin en yoğun olduğu saatlerde. Milyonlarca insanın evinden işine, işinden evine nasıl gideceklerini umursamadan İstanbul’un en işlek caddelerini kapatıverdiler trafiğe. 

Öyle güzergahları kapattılar ki… Özellikle eski İstanbul tam da o semtlerden oluşuyor. Yani bir nevi İstanbul’u kapattılar. Restaurant kapatanı, gece kulübü kapatanı, otel kapatanı görmüştüm de şehir kapatanı görmemiştim. O da oldu sayelerinde.

Şimdi aklımı kurcalayan bir başka soru var: Acaba RTE de Bush’a “Ben Washington’a gelmeyeyim ya, hep beraber California’da buluşalım. Orası daha havadar, hem patenci kızlar falan da var.” diyebilir mi? Derse ne olur?

Gülmek Sana Yakışıyor

Cuma, Ağustos 15th, 2008

Gülmek bence dünyanın en güzel şeyidir. Kahkaha atmak hele harikulade.. İnsan resmen yaşadığını anlıyor güldüğünde. Yüzünde hep bir tebessümle dolaşmak, herkese tavsiye edebileceğim bir şey.

Yalnız şimdiden uyarayım: Öyle her daim gülebilmek düşünüldüğü kadar kolay bir şey değil!

Hayat çünkü karşınıza devamlı neşenizi kaçıracak şeyler çıkarır. Hiç de üşenmez bunu yaparken. En beklemediğiniz anda şak diye bir şey oluverir ve yüzünüzdeki gülümsemeyi dondurur hayat. Herhangi bir olay uyduramazsa, birini gönderir, güldüğünüz için sizi umursamaz olmakla eleştiren.

Yani sırf sizi üzebilecek olaylara karşı değil sizi üzebilecek insanlara karşı da mücadele etmeniz gerekiyor.

Mücadele edin derken kaçmanız gerektiğinden bahsetmiyorum. Çıkın karşısına, yüzleşin hüzünlerinizle. Fazla vakit kaybetmeden yapın ama bunu. Henüz sıcağı sıcağınayken olsun her şey. Kesip koparılması gereken bir şey varsa onu da yapın. Sonunda daha çok hüzün olacaksa bile yine de o ilişkiyi bitirmek en doğru seçimse onu da sıcağı sıcağına yapın. Zaten üzgün olduğunuz bir anda hepsini toptan yaşayın. 3 gün ağlarsınız belki ama hepsi için toptan.

Ayrıca hüzünlerinizi sevin. En çok onlar karakterinize bir şeyler katar. Yaşadığınız dertlerden ders çıkarabildiğiniz an, dertlere ders gözüyle bakacak ve yaşadıklarınıza haddinden fazla üzülmekten vazgeçeceksiniz.

Bir rahatlık yerleşecek bünyenize. İnsanların çok büyük tepkiler verdiği olaylar, sizin için ders çıkarılması gereken durumlardan öteye gitmeyecek. Bunu beceremeyenler ise sizi umursamazlıkla suçlayacak ama siz onlara gülüp geçeceksiniz.

Yüzünüzden gülümseme hiç eksik olmasın. Gülmeye devam.. Haydi bakalım eller havaya..

Sıradaki şarkı her daim gülenler için gelsin.

Karakteristik Rövaşata

Perşembe, Ağustos 14th, 2008

Dün akşam Galatasaray maçını da izledim, Fenerbahçe maçını da. Her ikisi de maçın henüz başlarında 2-0 geriye düştü. Sonra toparlanarak 2-2 beraberlikle maçı tamamladı. Eminim ki her iki rakip takımın taraftarlarının da aklına Türk Milli Takımı’nın Euro 2008′deki performansı gelmiştir. Maçın son dakikalarını her an 3. golü de yiyerek mağlup tamamlayacakları korkusuyla geçirmişlerdir. Gerçi bu sefer olmadı ama olsa olurdu.

Hani her ülke insanının karakteristik özelliği futboluna yansıyor ve biz bunu kıskanıyorduk ya.. Neden bizim de bize özgü bir oyun stilimiz yok diye. Mesela disiplin ve düzen manyağı Almanlar, inanılmaz disiplinli bir futbol sergilerler. Ya da sambacı Brezilyalılar, hayatlarına yer etmiş dansı oyunlarında da gösterirler. İngiliz’in tokadının nereden geleceği belli olmaz, Avusturyalılar ise bu bu işte de nötrdür. Ayrıca sadece milli takım bazında değil, kulüp bazında da karakteristik özelliklerini sergilerler.

Bizse bir türlü kendimizi bulamamıştık. Bir ona yamandık bir buna. Alman gibi olalım dedik, beceremedik. Brezilyalı gibi olmamız zaten hayaldi ama yine de bir denedik. Ancak öyle zannediyorum ki sonunda kendi karakterimize uygun bir oyun stilini bulduk. Önce bunu Milli Takım bazında gördüm, dün akşam da kulüpler bazında.

Bizim oyun stilimizin adı şudur: Türk’ün aklı sonra gelir! Toparlayabilirse toparlar, toparlayamazsa da canı sağolsun.

Kandırma Dünyayı!

Pazartesi, Ağustos 11th, 2008

Bir gün Avrupa’nın bir şehrinde turistik seyahatteyken acıkmış ve McDonald’s’a uğramıştık. Kasada sıra beklerken sohbet ediyorduk arkadaşlarla. Sıra bize geldiğinde tam siparişimizi verecektik ki kasadaki sarışın, mavi gözlü, Polonyalı’yı andıran kız Türkçe “Buyrun” dedi.  Sipraişini ingilizce vermek üzere kendini hazırlamış olan arkadaşım da bir süre afalladı ve “Kusura bakmayın ben sizin Türk olduğunuzu anlayamamıştım, hiç Türk’e benzemiyorsunuz da.” dedi. Kız da sırıttı, teşekkür etti ve “Siz de.” dedi. Belli ki kız bu lafı iltifat olarak almıştı ve aklı sıra o da bize iltifat ediyordu.

Anlaşılan bazı insanlar Türk olmaktan utanıyor ve başka bir milliyetle kendilerinin özdeşleştirilmelerinden mutluluk duyuyorlar.

Tabi biz bunu, bu kızcağızın hayatta hiçbir meziyeti olmamasından dolayı en azından Türk olduğunu gizleyerek kendine, yalandan da olsa, bir yer bulmaya çalışmasına bağlamış ve bu olayı sadece bu tarz insanlara özgü sanmıştık.

Neticede eğer bir işi çok iyi yapıyor ve işinizde kendinize güveniyorsanız, nereli olduğunuzu gizleme gereksinimi duymazsınız. Siz o işin uzmanısınızdır ve tüm dünya sizinle sadece siz olduğunuz için çalışmak ister, herhangi bir millete ait olduğunuz için değil.

Ayrıca bir de Türkseniz ve bunu göğsünüzü gere gere söylüyorsanız, sadece bizi gururlandırmakla kalmaz aynı zamanda Türkiye’nin dünyadaki imajının düzelmesine de katkıda bulunursunuz. Çünkü malesef kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin dünyadaki imajı hiç de hakketiği gibi değil. Bu nedenle girişimcilerin, iş adamlarının, sanatçıların, mühendislerin, bilim insanlarının Türk olduklarını gizlememeleri gerekiyor.

Fakat üzülerek görüyorum ki, özellikle internet dünyasında aktif olan bazı başarılı Türk şirketleri kimliklerini gizleme gereksinimi duyuyorlar. Web sitelerini sadece ingilizce yapmalarını, sadece yurtdışındaki ülkelere hizmet vermeyi tercih etmiş olmalarını anlayabiliyorum ama kendilerini olmadıkları biri gibi gösterme çabalarını kabul edemiyorum.

Oysa Türk olduklarını dile getirseler, Türkiye’den de başırılı, güvenilir, yaratıcı şirketler çıkabileceğini dünyaya duyursalar fena mı olur?

Serzenişim TV’de Tırtıklara

Çarşamba, Ağustos 6th, 2008

Anlaşılan senaristler yeni konu bulmakta zorlanıyor. Hatta o kadar zorlanıyorlar ki birbirlerinden esinlenmek bir yana birebir kopya çekmeye başlamışlar. Farklı dizi ve filmlerde olmak üzere üç defadır aynı sahneye rastlıyorum televizyonda. Hem de birer hafta arayla. Yakında bağımlılık yaratacak bende diye korkuyorum. Her hafta yeterli dozda aşağıdaki sahneyi izlemezsem elim ayağım titreyecek maazallah..

Efendim sahne şöyle:

Yolun kenarında bekleyen bir adam, yoldan geçen arabaya durması için el eder. Bu araba, sahneyi tırtıklayan senariste göre değişiklik gösterebilir. Kiminde taksi, kiminde ise lüks bir otomobildir. Neyse efendim… Araba yolun kenarında bekleyen adamı almak üzere durur. Adam arka koltuğa oturtur ve kendini Azrail olarak tanıtır. Şoför inanmaz tabi önce. Kanıt görmek ister. Tabi hakkıdır da.. Arka koltukta oturan adam da istediği kanıtı ona verir. “Birazdan yolun sağında biri sana el edecek. Onu da al arabaya.” der. Bu “biri” yine senariste göre değişiklik göstererek kiminde ak sakallı dede, kiminde ise güzel bir kız olur.

Yan koltuğa oturan yeni yolcu, arabada şoför ve kendisinden başka kimse olmadığını, şoför ise arka koltukta bir adam olduğunu iddia etmeye başlar. Arkadaki adam da şoföre “Beni yalnızca sen görebilirsin.” demektedir. Sonunda şoför, arkadakinin Azrail olduğuna inanır ve ondan hayatını bağışlamasını ister. Azrail de “Çek arabayı sağa, git şurada iki rekat şükür namazı kıl.” der. Şoför, sözde Azrail’in dediğini yaparken de arka koltukta oturan adam ile yan koltuktaki kişi arabayı çalar ve oradan uzaklaşırlar.

Ne yalan söyliyeyim çok yaratıcı bir hikaye bence bu. İlk olarak Kanal D’de yayınlanan “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da rastladığımda bu sahneye çok hoşuma gitmişti.

Daha sonra Türkmax’ta “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” da aynı şeyi izleyince, BKM Mutfak’taki çocukların bu hikayeyi kendi komedi anlayışlarıyla birleştirip sahneye koyduklarını düşündüm.

Fakat bu gece aynı hikayeye yine Kanal D’de yayınlanan “Gece Gündüz” adlı dizide de rastlayınca “E ama yeter artık!” şeklinde bir serzenişte bulundum ve bu yazıyı yazma gereksinimi hissettim.

İlk kim kimden gördü bilemiyorum ama bence sıralama şöyledir:

  1. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
  2. Çok Güzel Hareketler Bunlar
  3. Gece Gündüz

Ayrıca umarım bu sıralama böyle kalır. Dört, beş, altı diye devam etmez.  Çünkü artık kabak tadı vermeye başladı bu hikaye.

Daha yaratıcı sinema filmleri ve diziler yapılması dileğiyle…

Esen kalın. :)