Archive for Kasım, 2008

Tarih Kokan Sacher Torte

Pazartesi, Kasım 24th, 2008

devletsah.com‘da “Bir Kutu Sürpriz” isimli yazıyı okuduktan sonra Avusturya mutfağının en güzel ve en ünlü pastalarından biri olan Sacher Torte ile ilgili birkaç satır da ben yazmak istedim.

Efenim şimdi sene 1832′de dönemin ünlü Avusturyalı dilpomatlarından Prens Klemens Wenzel von Metternich, çok önemli bir davet verme arifesindedir ve her şeyin mükemmel olmasını istemektedir. Kendisinin tatlı ve pastalara düşkünlüğü bilindiğinden dolayı tüm davetliler heyecanla o akşam tadacakları yeni lezzetleri beklemektedirler. Kralın da bu yemeğe davetli olması, geceye ayrı bir anlam kattığından dolayı Prens, aşçılarına daha önce hiçbir yerde servis edilmemiş bir pasta yapmalarını ve önce kralın daha sonra da tüm davetlilerin uzun süre bu tadı unutmamalarını sağlamalarını istemiş.

Ancak gel gör ki davete iki gün kala aşçıbaşı ateşler içinde kıvranarak yataklara düşmüş. 16 yaşındaki çırak Franz Sacher, ustasını iyileştirmek için elinden geleni yapmış ama sonunda iş başa düşmüş. Daha önce tek başına hiçbir pastayı baştan sona yapmamış olduğundan dolayı aşçıbaşı endişe hatta korku içindeymiş ama yapacak da bir şey yokmuş.

Genç Franz kapatmış kendini mutfağa ve ustasından gördüğü ve aklında kaldığı kadarıyla pastayı yapmaya başlamış. Ancak önceden planlanan bir şey olmadığı ve davete sadece bir gece kaldığı için alışveriş yapmak mümkün değilmiş. Bu nedenle Franz da o an mutfakta olan malzemeleri kullanarak bir şey yaratmak zorunda kalmış. Önce çikolatalı keki yapmış sonra onu iki kata ayırıp, katların arasına Prens’in en sevdiği kayısı marmelatını bolca sürmüş, sonra da üstüne çikolata eritmiş. Çeşitli denemelerin sonunda, sabaha karşı bulduğu bu çözümle mutfakta uyuyakalmış.

Büyük gün gelip çattığında, yemekler yenip, şaraplar içildikten sonra sıra yeni pastayı tatmaya geldiğinde Franz Sacher, mutfakta akibetinin ne olacağını merak eder bir biçimde ellerini kavuşturmuş bekliyormuş. Önce kralın yüzü gülmüş, daha sonra da tüm davetliler ve tabi ki Prens Kelemens Wenzel von Metternich’in.

İşte dünyaca ünlü Sacher Torte böyle doğmuş.

1876′da Franz’ın oğlu Eduard Sacher, Viyana’da hemen Opera binasının arkasında kalan Hotel Sacher‘i açmış. Dönemin diplomatlarını ve aristokrasi sınıfını biraraya getiren otel, Eduard’ın ölümünden sonra işleri karısının devralması ile birlikte kısa sürede dünyanın sayılı otelleri arasına girmiş.

1965 yılında, bilinmeyen bir nedenden dolayı Eduard Sacher’in oğlu Franz Sacher Jr., Sacher Torte’nin tarifini Viyana’nın ünlü pastahanelerinden biri olan Demel‘e satmış. Sonra da iki kurum arasında çıkan “orijinal Sacher Torte kimin?” kavgası mahkemeye kadar taşınmış. Mahkeme ise duruma hem çok adil hem de çok yaratıcı bir çözüm bulmuş. Hotel Sacher’de yapılan pastanın adı “Original Sacher Torte” olarak kabul edilmiş ve Demel ise “Original Eduard Sacher Torte” adı ile yetinmek zorunda kalmış. Tabi sırf isimler değişmemiş aynı zamanda tarifte de ufak bir değişiklik yapmak gerekmiş. Hotel Sacher tarifi orijinal haliyle ile korur ve kayısı marmeladını iki çikolatalı kekin arasına sürerken, Demel katların üstüne marmelatı sürmek durumunda kalmış.

Sacher Torte’yi hem Hotel Sacher’de hem de Demel’de defalarca yemiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki kayısı marmelatını, çikolatalı kek katlarının arasına sürünce daha bir güzel oluyor pastanın lezzeti. ;)

İki Metrelik Yol

Salı, Kasım 18th, 2008

Trafikte arabanızla ilerlerken sol şeride geçmeden önce aynadan bakarsınız ya orada biri var mı diye. Vardır biri de geridedir biraz. Sinyalinizi verirsiniz, sola doğru hafifçe arabanın başını doğrultursunuz da arkadaki adam bir anda hızlanır ya… Size yol vermez, bir an önce arayı kapatma derdindedir. İşte o tavır aslında elindekinin değerini bilememiş ve kaybedeceğini farkettiği anda paniğe kapılan adamın tavrıdır.

O adam daha ufacık bir çocukken tanışmıştır aslında bu hisle. Uzun zamandır oynanmayan bir oyuncağını bulmuştur misafirin çocuğu. Onunla oynamaya başlamış ve muhtemelen kendisinin o oyuncakla yaptıklarından daha farklı şeyler yaparak ondan daha çok eğlenmiştir aynı oyuncakla. O da böylesi bir durumda boş durmamış, elindekini kaybetmenin eşiğine gelmiş olmanın sancısıyla hemen tepkisini göstermiştir . Çocuğun elinden kendisine ait olanı sertçe çekmiş, suratına çemkirmiştir. Sonra bir süre o oyuncakla oyalanmış ama yine bir kenara atmıştır.

Gönül ilişkilerinden de benzer tecrübeler edinmiştir aynı adam.  Sevdiği kız elinden kayıp gidene kadar, onun kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlayamamıştır. İlişkiye gereken önemi vermemiş, sevgilisine onu ne kadar çok sevdiğini belli etmemiş, belki ilişkiden sıkılmış, belki de sevmekten yorulmuştur. Ayrılmaya kadar vardırmıştır belki işi sonunda.

Peki ayrıldıktan sonra ne olmuştur?

Başka biri gelip de aynı kızla ilgilenmeye, adamın onunla yaptıklarını yapmaya başladığında, çocukluğundaki kaybetme korkusu yeniden kaplamıştır içini. “O benimdi yaaa!..” diye tepki gösterip, eski sevgilisini geri kazanmaya çalışmış ama artık hayatın çocukkenki kadar basit olmadığını acı bir şekilde öğrenmiştir. Geri gelmemiştir giden ve adam yine elindekinin değerini bilememiştir. Bir şey daha kayıp gitmiştir elinden ve o bir şey yapamamıştır engellemek için.

Fakat bu sefer farklı olacaktı her şey. Önündeki arabayla arada açılan boşluğu, sırf gaza yeterince basmadığı için size kaptırmayacaktı.

İşte o adam size bu yüzden yol vermedi bu sabah.

Ne acıdır ki bu adamlardan trafikte bolca var. Acaba hiçbiri mi elindekinin değerini bilememiş? Hepsi mi bir şeyleri kaybetme korkusu ile yaşıyor? İki metrelik yol mu yani hayattaki tek tesellileri?

Yazık…

Sensin Kaf!

Perşembe, Kasım 13th, 2008

Hani gazetelerden okur, televizyonlardan duyarız ya… Sinkaf etmek ya da sinkaflı söz söylemek diye bir laf vardır. Biri diğerine şöyle ağız dolusu, okkalı bir küfür etmişse eğer, bu pis lafları tekrar dile getirmek uygunsuz olacağından dolayı “Bıyığını sinkaf edeyim” şeklinde olayları karşı tarafa aksettirmek daha uygun görülür.

Fakat sinkaf da ne ola ki?

Genelde dilimize sanki küfür kelimesinin eş anlamlısı gibi yerleşmiş olan sinkaf aslında S ve K harflerinin Arapça’daki karşılıklarıdır. Yani S = Sin, K = Kaf. Hani Penguen ve Uykusuz gibi dergilerdeki küfürlü karikatürlerde “s.k” diye kısaltırlar ya kelimeyi, onun Arapça versiyonu. Nasıl ki biz bugün İngilizce’nin dilimizdeki etkisi ile “a.q.” diye kısaltma yapıyorsak, eski dönemlerde de Arapça’nın etkisiyle sinkaf diye kısaltma yapmışlar.

Ayrıca bu yeni öğrendiğim bilgi sayesinde sadece sinkaf kelimesinin anlamını değil İzmir’in güzide spor kulüplerinden Karşıyaka’nın taraftarlarının da neden “Kaf kaf kaf, Sin sin sin, Kaf sin kaf sin kaf” diye tezahürat yaptığını anlamış bulunmaktayım.

K.S.K (Karşıyaka Spor Kulübü) = Kaf Sin Kaf :)

Böylece aklımdaki cevapsız sorulardan biri de bugün itibariyle yanıtlanmış oldu.

Heyyoo…

Acelen Neydi Mustafa?

Pazartesi, Kasım 10th, 2008

Eskiden 10 Kasım’larda üzerimde bir durgunluk, içimde bir burukluk olurdu. Saygı dolu bir sessizlik. Üzülürdüm de ama hep bu dünyadan erken gittiğine, daha yapacak çok işi olduğuna, bizim O’na daha uzun süreler ihtiyacımız varken bizi bırakıp gittiğine üzülürdüm.

Ama artık sanki canımdan birini kaybetmişim gibi üzülüyorum. Sanki 10 Kasım 1938′de dünyadan göçen, en yakınımmış, sanki babam, amcam, dedemmiş gibi… Yokluğunu içimde hissediyorum.

Hani yıllarca ulaşılmaz gibi gösterilen, hani bambaşka bir gezegenden gelmiş kurtarıcı gibi davranılan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk var ya… O da etten kemikten bir insanmış. Onun da dertleri, hüzünleri, aşkları, özlemleri olmuş. O da ümidini yitirmiş zaman zaman, o da yorulmuş hayattan. O da yalnız kalmış, o da ağlamış.

Bugün Mustafa‘yı izlediğimde kendimi O’na o kadar yakın hissettim ki, anlatamam. Çektiği tüm sıkıntıları içimde hissettim. O gülerken ben de güldüm, o üzülürken ben de üzüldüm. Gözlerim doldu. Akıttım da ara sıra gözyaşlarımı kimseye farkettirmeden. Filmin içindeydim sanki. Sanki Atatürk yanımdaydı. O’na sarılasım geldi, başımı omzuna yaslayasım geldi.

Mustafa Kemal AtatürkKendimi O’nun yerine koyabildim belki de ilk defa. Doğduğu topraklara bir daha dönememiş bir adamdım filmi izlerken. En çok istediği şey Selanik‘in Türk toprağı olarak kalması iken bunu başaramayan, evine bir daha gidemeyen bir adam. Annesiyle mektuplaşan, onu çok özleyen ama son günlerinde bile yanında olamayan bir adam. Dünya savaşla, kanla, planlarla, entrikalarla dolu iken sığınacağı en saf, en temiz limanı, onu sadece o olduğu için seven, ona ilk adıyla hitap eden belki de tek insanı kaybeden bir adam.

Kalabalıklar içinde yalnız kaldım. En eski arkadaşlarım bana suikast planladı. Kimseye güvenemez oldum. Dertleşecek kimsem yoktu yanımda. Etrafımdaki herkes benden bir şey umar olmuştu. Herkes bana tapıyordu adeta. Oysa benim de dertlerim vardı. Ben de birine sarılıp, dertleşmek, doyasıya ağlamak istiyordum. Ama yapamıyordum. Her dertlendiğimde yaktım bir sigara, koydum bir kadeh…

Beni Atama bu denli yaklaştırdığın için teşekkürler Can Dündar. O duyguları biraz olsun içimde hissetmemi sağladığın için teşekkürler. Zor durumlara düştüğümde, kendimi yalnız hissettiğimde, başaramayacağımı zannettiğim dönemlerde ümidimi kaybetmemem gerektiğini gösterdiğin için teşekkürler.

Çünkü Atam da öyle yapmış.

Benim Atam, Mustafa! Ve her daim izindeyim.

Rahat uyu Atam!

Bıldırcınlar Geliyi, Hazirla Atmacayi

Cumartesi, Kasım 8th, 2008

Bir arkadaşım Rize‘nin Pazar ilçesinde arabayla ağaçlık bir bölgeden geçerken, ağaçlardan birinin dalında yırtıcı bir kuş görmüş geçenlerde. Hemen çekmiş arabayı sağa, ağacın yakınına doğru gitmiş. Ağaçtaki kuşun ayağına bir ip bağlıymış, ipin diğer ucunda da bir dayı.

Demiş: “Dayı, hayırdır?

Dayı da demiş ki: “Atmaca bu evladım, biz bununla bıldırcın avlıyoruz.

Nasıl yani?

Efenim şimdi yaz aylarında Rize’de dallara ağ gerip, dala da kuş kondurup, atmacalara tuzak hazırlıyorlarmış. Kuşu kapmaya gelen atmacayı da bir güzel yakalıyorlamış. Yakaladıkları atmacaları Eylül ayına kadar eğitip, sonbaharda bıldırcın avına çıkıyorlarmış. Atmacayı eğitmek için canlı bıldırcın kullanıyorlarmış. Bıldırcını salıyorlar, atmaca da fırlayıp kapıyormuş. Böyle böyle alıştırıyorlarmış atmacayı, bıldırıcını kapıp getirmeye.

Av sezounu açılana kadar atmaca bu olayı iyice öğreniyormuş. Bu arada bıldırcın avı sezounu sonbahar ayları boyunca devam ediyormuş. Sezon açılınca, babalar salıyorlarmış önce köpekleri, bıldırcınları korkutup havalandırıyorlarmış. Sonra da gönder atmacayı, kapsın getirsin bıldırcını. Tüfekle yapılan avın neredeyse aynısı. Ama insan eliyle yapılmış bir aleti kullanmak yerine bizzat doğanın kendisinden faydalanıyor Rizeliler. Böylece işlerini garantiye de almış oluyorlar. Neticede tüfekle ıskalama riski var ama atmacayla risk neredeyse sıfır. Güzel iş valla.

Takdir ettim Rizelileri. Akıllıca davranıyorlarmış. Hem ellerini de kana bulamıyorlar, sadece yardım ve yataklık…

Peki sezon bitince ne oluyor atmacalara?

Atmaca sahipleri evlerinde bakıyorlarmış hayvanlarına kış gelince. Onları yumurta ve et ile besliyorlarmış. Fakat ara ara hayvanın kaçtığı da oluyormuş. O zaman da bir yere leş yerleştirip, atmacanın geri gelmesini bekliyorlarmış.

Fakat atmacaların büyük bir çoğunluğu kışı geçiremeyip, ölüyormuş ki bu oranda yukarıdaki dayının dediğine göre ellide birmiş. Yani her yaz aynı terane yeniden başlıyormuş. Bul, yakala, eğit, avlan.

Peki bu insanlar neden sezon bitince salmıyorlar atmacaları? Evde tutunca bir şey değişmiyor ki. Ha salmış avcı atmacayı, ha ölmüş atmaca. Zaten evde bakılanların yaşama ihtimali çok düşük. Bari atmacalar uygun mevsim şartlarının olduğu yerlerde yaşamlarına devam etsinler. Hem yaz gelince tekrar aynı yere dönme ihtimalleri olduğuna göre avcıların eğitimli atmaca yakalama şansı daha yüksek olur. Nasılolsa her yaz yeni bir tane yakalayıp, eğitmiyorlar mı?

Atmaca yetiştiriciliği ile ilgili detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Galatasaray Kurtlar Vadisi’nde

Cuma, Kasım 7th, 2008

Dün akşam bir yandan Galatasaray maçını izlerken bir yandan da nargilemi tüttüreyim, kahvemi höpürdeteyim diye Yeşilköy’de bir cafeye gittim. Cafenin iki tane plazma TV’si var. Biri içeride diğeri de dışarıda. Maçı dışarıdaki TV’de vereceklermiş diye cafenin bahçesindeki masalardan birinde yerimizi aldık arkadaşlarla. “İçeride niye yayınlamıyorsunuz maçı?” diye sorduğumda, “orada Kurtlar Vadisi‘ni yayınlayacağız.” cevabını aldım. Önce pek umursamadım da sonra düşününce garip geldi. Hatta durum ilerleyen saatlerde daha da acayipleşti.

Bir kere maçın ilk dakikasına kadar kanalı değiştirmediler. Sadece maç izlemek için orada bulunan bizler de Kurtlar Vadisi izlemek zorunda kaldık bir süre. Devre arasına kadar her şey güzeldi. Devre arasında tekrar Kurtlar Vadisi’ni açtılar dışarıdaki TV’de. Ses maç esnasında iyice açılmış olduğu için, kanal değiştiğinde de bangır bangır bağırmaya devam ediyordu.

Maçı bile o denli dikkatli izlememiş insanlar, kanal değişince ekrana kilitlendiler. Ses çıkarmadan izliyorlardı. Zaten dizide de pek fazla ses çıkmıyordu. Dizi genelde poz kesme üzerine olduğundan, oyuncular bir o yana bakıp uzun kaç çatıyorlar, bir bu yana bakıp kaş çatıyorlar sonra da beylik bir laf ediyorlar ve susma devam ediyor. Yani ağırlıklı olarak zurna sesinden oluşan bir fon müziği hakimdi mekana. Bir de bizim gülüşmelerimiz..

Çünkü bence Kurtlar Vadisi komik bir dizi. Her hareket, her laf klişe ve abartı koktuğundan bence gülmemek mümkün değil. Ama koca koca adamlar oturmuş ciddi ciddi izliyorlar valla.

Bir ara içeri girdim. Bakayım oradakiler ne yapıyor diye. Onlar daha beterdi!. Tamamen dumanaltı olmuş bir yerde bir sürü erkek oturmuş, dizi seyrediyor, ara ara durumu değerlendiriyor, “vay be ne laf etti” gibi nidalar yükseltiyorlardı.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala tekrar yerime döndüm. Bir sahlep söyledim. O sırada garsona (ki sonradan anladım ki mekan sahibiymiş) “Maça ne zaman geçeceğiz? Az kaldı da…” deme gafletinde bulundum. Meğerse adam Kurtlar Vadisi’nin sırf hayranı değil bizzat kendisiymiş. Pis pis suratıma baktı ve kısa ve net bir cevap verdi: Başlayınca! Ben de “güzel cevap” deyip göz kırptım. ;) Zaten sonra sahlebi falan da başkası getirdi.

Acayip bir kitle yani. Acayip insanlar, acayip bir dizi, acayip bir mekan…

Gecenin tek güzel şeyi ise tabi ki Galatasaray maçıydı. Bi de o ne acayip maçtı ya!  :)

[vodpod id=Groupvideo.1741048&w=425&h=350&fv=]

En Pahalı Kahve

Çarşamba, Kasım 5th, 2008

Bildiğiniz gibi uzunca bir süredir kahve denince aklıma sadece Caffè Nero geliyor. Fakat bu sefer Caffè Nero tutkum epey pahalıya patladı.

Bu akşam arkadaşlarla Akmerkez Arby’s de hızlıca bir şeyler yedikten sonra birer de kahve içelim dedik. “Madem akşam yemeğini fast food ile geçiştirdik, o zaman adam gibi bir yerde, güzel bir kahve içelim” diye düşündük. Ve tabi ki Bebek Caffè Nero’ya gitmeye karar verdik. Zaten benim bir sürü bedava kahve hakkım da vardı, onları da kullanır, bedavaya süper keyif yapabilirdik.

Halbuki bulmuşsun Akmerkez civarında mis gibi park yeri, yemeğini de yemişssin, otur paşa paşa kahveni iç, evine dön di mi?

Yoook! İlle de Nero!

Atladık arabaya, indik hemen Bebek’e. Bebek Caffè Nero’nun biraz çaprazında, yol kenarında bomboş park yeri de bulduk. Hani otobüs durağı var ya Mc Donald’s’ın orada, yanında bir de büfe var. Hah işte o büfeye gelmeden önce sağda bir yere bıraktık arabayı.

Gittik Caffè Nero’ya içtik mis gibi kahveleri, ettik sohbetin güzelini, sonra bir çıktık ki ne görelim? Henüz park edeli kırk dakika olmuş olmasına rağmen arabanın olduğu yerde yeller esiyor.

Büfeciye sorduk hemen nedir diye: “Abi Kuruçeşme’nin oradaki otoparka çekmişlerdir sizin arabayı.” dedi. Köşede bekleyen taksiye binip yola koyulduk. Bu arada taksiciye de sorduk: “Abicim, bizim önümüzdeki araba duruyor, arkamızdaki arabada duruyor, neden biz sence?” Meğersem orada park halinde olan arabaların sahiplerinden bazıları ya civardaki esnafmış ya da onların tanıdıklarıymış. Haliyle polis de onları tanıyormuş. O nedenle onlara değil “yabancı” arabalara dokunuyormuş(!).

Aklınızda bulunsun. Turkcell Kuruçeşme Arena‘nın yanında İstanbul Trafik Vakfı‘nın otoparkı var. Civardan çekilen tüm arabalar o otoparka getiriliyor. Çekici ücreti 58 YTL. Bir de park cezası kesmişlerdir muhtemelen ki o da gelir bir ara onu da öderiz. N’apıcan, mecbur!

Cadıya Her Gün Bayram

Pazar, Kasım 2nd, 2008

Hani Türk insanının genelde Amerikan filmlerinden bildiği bir ecnebi bayramı vardır. Böyle herkes korkunç makyajlar yapar, çeşitli kostümler giyer ve sokaklarda, partilerde boy gösterir. İşte ondan artık Türkiye’de de yapılıyor. Yapılmasında da bir sakınca yok bence. Hem zaten Paganist dönemlerden kalma bir gelenekmiş. E Şamanizm ile de kesişen yönleri varmış. Hani biz de eskiden Şamanmışız ya. İşte ondan bu bayram bizim de sayılmalı bence.

Zaten bir tek çocukların kapı kapı gezip, şeker toplamaları eksik kalmış; ama merak etmeyin yakında o da yapılmaya başlanır. Yani önümüzdeki senelerde 31 Ekim gecesi kapınız çalındığında, karşınızda sizden şeker bekleyen küçük mumyalar, hayaletler, zombiler görürseniz sakın şaşırmayın. =)

Cuma gecesi (31 Ekim) Beyoğlu, İstiklal Caddesi, kılıktan kılığa bürünmüş insanlarla doluydu. Birbirinden garip makyajlar yapılmış, inanılmaz güzel kostümler giyilmişti. Alışılmadık bir durum olduğundan dolayı esnaf biraz şaşkındı. Sağdan soldan fırlayan zombilere bir anlam vermeye çalışıyordu. Ama onlar da alışır zamanla. Zaten Beyoğlu’nda geceleri çalışan esnaf pek fazla şeyi yadırgamıyor, bunu da çabucak kabullenir bence. Hatta seneye “Helovin bir – iki, Helovin bir – iki” diye dolmuş kaldıranları bile görebiliriz.

Ben, The Hall‘da yapılan etkinliğe katıldım. Gerçi biraz hasbelkader olduğundan, hazırlıksız yakalandım ama yine de gittim. Sonuçta herkes de kostümlü gelecek değildi ya. Ve fakat gelmişlerdi efenim. Sağım solum vampirdi, cadıydı, efenim bilimum haşerattı, kandı, revandı. Giderek de arttı katılımcı sayısı. Havalandırma da yetersiz kalınca, ter bastı bünyeleri. Akabinde de bazı makyajlar aktı tabi. Yazık o kadar da uğraşmışlardı halbuki.

Pek çok kişi profesyonel makyözlere gitmiş, onlara yaptırtmış makyajlarını. Kostümler de özenle seçilmiş, belki de özel olarak diktirtilmişti. Tebrik ediyorum valla. Baya bi uğraşmışlar yani. Hele bir kız vardı mumya kılığında. Süper makyaj yapılmış, bir de sarıp sarmalanmıştı beyazlara. Gerçi pişti sıcaktan ve zar zor içki – sigara içebildi ama sonunda en iyi kostüm ve makyaj seçildi.

Bundan sonra her sene yapılır herhalde bu tarz etkinlikler. Bence bundan sonrakilere siz de gidin. Sadece bir günlüğüne de olsa hayatın size biçtiği rollerden sıyrılın. Aklınıza gelen en çılgın kimliğe bürünün. “Elalem ne der?” derdini bir kenara bırakın, çünkü gittiğiniz yerde elalem de en az sizin kadar çılgın kılıklara bürünmüş olacak.

Deneyin, eğlenceli oluyor valla. =)