Tuesday, March 9, 2010

Archive for Aralık, 2008

Yılbaşı Mı Var Derdin Var

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 31 - 2008

Yılbaşı muhabbetlerini sevemedim bir türlü ya. Gerçi tüm özel günlere karşı bir gıcığım var ama yılbaşlarına özellikle kılım.

Her sene aynı dert! Bu yılbaşı nereye gitsek? Ne yapsak da süper eğlensek?

Herkes aynı şeyi soruyor birbirine son günlerde.

Hani eğlenmek zorundasın ya… İlle bir planın olmalı, birileriyle bir şeyler yapmalısın. Alkol almalısın, gece geç saatlere kadar ayakta kalmalısın. Ve tüm bunları çok önceden planlamalısın. Rezervasyonunu yapmalısın, katılacak kişileri organize etmelisin. Uzunca bir zaman önceden “Aman Allahım ne de çok eğleneceğiz!” tribine girmeli, saat 00:00 ‘da çılgınlar gibi 10′dan geriye saymalısın.

Bir de böyle bir şeyi hafta içi yapmalısın. Durup dururken. Yani şimdi misal bu sene çarşamba çarşamba ne alkolü, ne partisi? Cumartesi çıktık zaten. Şimdi yine çıkmaya ne gerek var ki? Bir de haftaiçi çıkarsak haftasonu ne yapacağız?

Zaten eğlence dediğin spontan gerçekleşen bir şey olmalı bence. Bunu ne diye haftalar öncesinden planlayacakmışım ki? “Şu gün şu saatte çok eğleneceğim, haberiniz olsun!” durumu yani.. Hiç sevmem.

Bir de unutmamak lazım ki beklenti ne kadar yüksekse hayalkırıklığı da o kadar yüksek oluyor.

Hemen yazımı bir örnekle şenlendireyim efenim:

Şimdi 2000′e girileceği sene süper bir çılgınlık vardı ya hani. “Aman da Millenium, ille de Millenium” diye… İşte ben o sene 18 yaşındaydım. Nasıl da büyük gaza gelmiştim o dönem. “Koskoca millenium kardeşim, tabi ki de en süper kutlama neyse ona katılacağız.” diye dolanıyordum etrafta. O gazla Swissotel‘de yapılan partiye katılmak için deli paralar verip, bilet milet ne gerekiyorsa almıştım. Yılbaşı yaklaştıkça hem heyecanım hem de beklentim artıyordu. Sonra n’oldu? Tırt! Saat 00:00‘da hala Swissotel’in kapısında bekleyen kalabalığın arasındaydım. Al sana Millenium!

Yani demem o ki plan, program gerektiren ve tüm dünya tarafından kabul görmüş eğlence günleri ile yıldızım barışmadı bir türlü. Sevemedim karagözlüm.

Ama yine de hepinize mutlu yıllar gençler. Yılbaşını her nerede kutluyor ya da kutlatılıyorsan…  :P

Müjdemi İsterim!!

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 30 - 2008

Bu sabah arabaya bindiğimde yine radyomu açtım ve elim gayri ihtiyari Virgin Radio‘yu (99.4) kaydettiğim kanala gitti. “Ah be!” dedim “ne de şendi Ayça Şen‘li o sabahlar…

İşte o anda süper bir şey oldu. Ayça Şen konuşmaya başladı, sonra hemen ardından Sebastian Carlos geh geh gerinip, güldü. Tam ben “Anam daha neler görücük?” derken çok özlediğim o jingıl çaldı.

7′de başlar 10′da biter
Yumurta haşlar işe gider

Ayça Şen Başkan Pusu! Ayça Şen Başkan Pusu!

Dinlemeyenler pişman şimdi
Fazla yiyenler şişman şimdi

Ayça Şen Başkan Pusu! Ayça Şen Başkan Pusu!

Anladığım kadarıyla bu uzun aranın nedeni Ayça Şen’in bir albüm hazırlamış olmasıymış. Yalnız albüm neymiş, nasılmış bir fikrim yok. Fakat Sebastian Carlos’a göre pek yakında piyasaya çıkacak bu albümü dinlerken çok eğlenecekmişiz.

Bir an önce almak için sabırsızlanıyorum.

Offf… Dayanamayacağım hadi yaaa….

Yorum Sizin…

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 23 - 2008

Belki de yazılarım fazla yorum almadığından olsa gerek, herhangi bir yazıma yorum geldiğini gördüğüm anda çocuklar gibi şen oluyorum. “Acaba ne dediler?” diye bakarken içim heyecanla doluyor.

Dün gece de yatmadan önce son bir bakayım dedim, gelen giden var mı diye. O da ne? Onay bekleyen 1 yorum var! Heyecanla tıkladım yoruma ve şok oldum okurken. Ne yapacağımı bilemedim. “15 Sene Önce Ama Hala Dün Gibi” başlıklı yazıma gelmiş aşağıdaki yorum.

—————————————————————————————————————————————-

okhan kurt - 22 Aralık 2008 23:56

“sizin adınıza çok üzücü olan bu olayı ben henüz 18 yaşındayım o dönemi hatırlamıyorum ama şu anda hiç üzülmeyerek (atalarımız olarak kabul ettiğim insanlar tarafından yapılması) beni mutsuz etmiyor doğru bişey yaptıklarına inanıyorum babam hergün rahmetli amcam Lütfü Kurt u koyu bir ülküdaş olan amcamı güzel bi şekilde anıyor kötü olarak andığı şu 1960-1970 senelerinde sağ-sol da çok insan öldü keşke olmasaymış diyor ve amcamın bir çok sağ’cı arkadaşıyla çok sayıda baya çok sayıda solcu öldürdüğünü söylüyor ki babamda içerde o dönemde yatıp çıkmış birisi ben amcam ve madımak olayındaki (atalarımla) gurur duyuyorum şu anda (BBP-Nizam-ı Alem) örgütü içindeyim ben cahil bi insan değilim bunu kim yada kimler okuyacaksa bilsin şu anda üniverstedeyim ve BBP 15-18 yaş arası reisiyim Allah’a hergün dua ediyorum inşallah bir gün bende Ülküocakları gibi bi teşkilat kurar ve atalarıma layık biri olurum inşallah olacamda çünkü cesur olduğumu biliyorum bi kaç olay gerçekleştirdiğim malatyada daha büyüklerinide gerçekleştirebilirim…

—————————————————————————————————————————————-

Hem de öyle bir günde gelmiş ki bu yorum. Menemen olayının yıldönümüne 4 dakika kala. Ya da henüz 18 yaşındaki bu çocuğun bakış açısıyla olayı değerlendirecek olursak:  Madımak’ta onca kişiyi canlı canlı yakan zalimlerin “ataları”nın Kubilay Asteğmen‘i katlettikleri günün yıldönümünde.

Yazık!

Kim bilir tarihimizde Kubilay gibi kaç kahraman, Atatürk’ün hayalini kurduğu aydınlık Türkiye Cumhuriyeti için kellesini verdi? Peki işe yaramış mı verilen onca kelle, yoksa olan yalnızca Kubilaylara mı olmuş?

Yorum sizin…

AROGAN

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 22 - 2008

O kadar da dediler: “Gitme, dandik film!” diye. Ama ben hiç dinler miyim?

Tabi ki de dinlemem. Hem niye dinleyecekmişim ki? Ya dandik değilse? Ya güzelse? Ya üç beş bomba replik çıkarsa filmden, ya da bilemedin bir o kadar da güzel kare falan?

Gider izlerim arkadaş filmi. Aklımda sorularla dolanacağıma, gider yaparım, sonra da “ya hakikaten de dandikmiş, neyse en azından içimde kalmadı.” derim.

Keza A.R.O.G‘ta da aynı şey oldu. Arkadaşlar uyardı sağolsunlar da ben tabi dinlemedim. En azından içimde kalmadı ama hakikaten bekleneni pek verememiş film malesef. Oysa ne de büyük bir merakla beklemiştim filmi. Fragmanları bile adamakıllı izlememeye çalışmıştım, önemli sahneleri gösteririler de sürprizi kaçar diye.

Bir kere fazla uzun olmuş A.R.O.G. Değil 120 dakika 1200 dakika da olsa izlerim Cem Yılmaz’ı sıkılmadan ama bu sefer dayanamadım. İlk yarım saat haricinde tek tük espri vardı güldüğüm. Bunların da çoğu kıyıda köşede kalmış ufak ayrıntılardı. Tabi her filminde olduğu gibi A.R.O.G’ta da dillere pelesenk olacak replikler yok değildi. Ama yine de daha kısa sürede anlatılabilirdi aynı hikaye. Ya da uzunca bir süreyi futbol maçına ayırmaktansa hikayenin ve karakterlerin üzerine daha fazla yoğunlaşılabilirdi. Mesela Mimi’nin ;)
Bu arada film, beklentilerimi karşılamamış olmasına rağmen, kalkıp Cem Yılmaz‘ı yerden yere vuracak kadar da acımasız değilim. Son dönemlerde Türk Sineması’na onun kadar katkıda bulunan pek az kişi var. Bir kere; yaptığı filmlerde ucuza kaçmıyor ve prodüksiyon namına ne gerekiyorsa sonuna kadar yerine getiriyor. Senaryoyu da yazıyor, yönetmenlik de yapıyor. Hatta yaptığı filmlerin müziklerine bile imzasını atıyor. Şimdi ortada bunca emek varken, zart diye yüzünü ekşitip “Olmamış!” demek biraz ağır oluyor bence.

Bu nedenle öncelikle kendisine katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilmekle beraber beklentileri daha iyi karşılayan filmler yapması gerektiğini de belirtmek istiyorum. Ayrıca bir şeyi de unutmasın ki çıtayı bir anda çok yükseklere çıkaran kendisi. Alıştırdı bizi bir kere en güzeline.

E alışmış da kudurmuştan beterdir hani.

İsteriz de isteriz artık…

Issız Adam’a Kayıtsız Kalmak Ne Mümkün

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 14 - 2008

Issız Adam” öyle emin adımlarla yürüyor ki bu duruma kayıtsız kalmak mümkün değil artık. Aslında filmi izleyeli iki haftadan fazla oluyor ama filmin insanlar üzerindeki etkileri görmek için bir süre bekledim film hakkındaki fikirlerimi yazmadan önce. İyi ki de beklemişim.

Her yer “Issız Adam” oldu film yayına girdiğinden beri. Televizyon programları, dergiler, radyolar… Hepsi filmden ve filmin müziklerinden bahseder oldu. Her yerde bu şarkılar çalıyor artık. Özellikle de Beyoğlu sokaklarında. Beyoğlu’nun resmi soundtracki oldu sanki “Issız Adam” ın film müzikleri. Değişik bir hava kattı İstiklal’e.

Ama  kabul edelim bu işin kaymağını yiyen Nil Burak oldu. Aslında Ayla Dikmen‘in “Anlamazdın” şarkısı iken filmin ana müziği, Ayla Dikmen malesef hayatta olmadığından dolayı Nil Burak davet ediliyor her yere. Tüm programlarda, filmde de çalan “Yalnızım Ben” şarkısını playback olarak söylüyor. Canlı da söyleyemez mi? Tabi ki de söyler ama filmde kullanılan kayıt, Nil Burak’ın gençlik yıllarında sahip olduğu incecik sesi ile gerşekleştirilmiş bir kayıt olduğu için şu anki sesini kullanmıyor. Malum, yıllar geçtikçe insanın sesinde de türlü değişiklikler oluyor. Mesela daha bir kalınlaşıyor. Beyaz Show‘a konuk olduğunda ısrar üzerine canlı seslendirmeye çalıştı Nil Burak “Yalnızım Ben“i ama filmdeki tadı veremedi haliyle. (Bu arada Nil Burak’ın resmi websitesi, tıkırakatıkatak şeklindeki darbuka melodisi ile açılıyor. Onu bir an önce “Yalnızım Ben” ile değiştirseler fena olmaz. )

Ayla Dikmen’in şarkısından sonra Semiramis Pekkan‘ın “Bana Yalan Söylediler” şarkısıdır benim ikinci favorim. Semiramis Pekkan’ı ise göremiyoruz hiç bir programda. Acaba davet mi etmiyorlar yoksa kendisi mi davetleri kabul etmiyor bilemiyorum ama ben onu da görmek istiyorum ekranlarda.

Ayrıca Hümeyra, Sibel Egemen ve Michel Fugain‘in de şarkıları var filmin soundtrackinde. Soundtrack’te yer alan diğer şarkıları da Bora Ebeoğlu‘nun (Oya-Bora‘nın Bora’sı)başını çektiği Aria grubu yapmış.

İşte bu kadar! Bu filmin bana kattığı tek şey müzikleri. Geri kalan hiçbir şey yeni değildi benim için. Ne mekanlar, ne yaşamlar ne de dialoglar.

Ağırlıklı olarak Galata ve Tünel’deki mekanlar kullanılmış filmde, ki zaten sıkça dolaştığım yerler. Yaşamlar ve özellikle de Alper’in yaşamı genel hatları ile bana hiç yabancı gelmedi. İlişkilerindeki tutarsızlık, sıkıya gelememesi, bağlanmaktan kaçınması, iş ciddiye binince darlanması ve yalnızlığı seçmesi fazlasıyla tanıdık. Dialoglar ise bence klişelerle dolu. Öyle  “vay be, ne laf etti!” diyebileceğim hiçbir cümleye rastlayamadım filmde. Özellikle de Ada’nın sözlerinde. Sıkça duyduğumuz, basit tabirler…

Yalnız, sevişme sahnesindeki dialogların son derece güzel olduğunu ve sahnenin ruhunu çok iyi anlattığını da belirtmezsem filme haksızlık etmiş olurum.

Ayrıca filmde bazı kareler vardı ki onlar da hakikaten başarılı idi. Gerçi İtalyan ve Fransız filmlerinde benzerlerine sıkça rastlanabilecek karelerdi ama Türk sinemasında az bulunan şeyler bunlar. Bu tarz çekimler ve müzikler için Çağan Irmak‘ı tebrik ediyorum ama senaryonun üzerinde biraz daha fazla çalışılsaymış fena olmazmış.

Yine de başarılı bir film olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Umarım bu tarz filmlerin devamı gelir.

TIME Serüvenim

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 3 - 2008

Efenim naçizhane bendeniz 01.12.2008 – 02.12.2008 günleri boyunca Elite World Hotel Taksim’de düzenlenen TIME 2008’de pek çok sunuma katılmış bulunuyorum.

Genel olarak  GSM şirketleri, Pazarlama şirketleri ve dijital ajansların yoğun ilgi gösterdiği toplantılarda konuşulan ağırlıklı konu mobil iletişim ve 3G’nin mobil dünyasına getirdikleri idi. Katılmcılar, teknoloji geliştiren kişiler olmaktan ziyade sektörden maddi kazanç sağlamak isteyen veya sektöre yatırım yapmak isteyen kişilerden oluştuğu için yapılan sunumlar da haliyle teknik detaylara fazla değinmeyen sunumlardı.

İlk katıldığım toplantıda ana sponsor AVEA’nın Regülasyondan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Anık, Türkiye’de Yeni Nesil Telekom Hizmeti ile iligili kısa bir konuşma yaptı. Daha çok toplantı açılışı havasında geçen konuşmada 3G’nin mobil hayata yapacağı katkılar özetlendi.

Cengiz Anık’tan sonra Dijital Dünyanın Sunduğu Yeni Fırsatlar ile ilgili konuşan Telekominikasyon Kurumu 2. Başkanı Galip Zerey, 3G teknolojisi ile ilgili şu anda yasal düzenlemelerin yapılmasının beklendiğinden ve bunun 60 günü bulabileceğinden bahsetti. Wi-Max ile iligili ihalenin de yakında açılacağını belirten Galip Zerey, Telekominikasyon Kurumu’nun iligili tüm hazırlıklarını tamamladığını, sadece doğru zamanın gelmesini beklediklerini söyledi. Türkiye’de internet servis sağlayıcıları ile ilgili dataları da paylaştığı bölümde, özel sektörün şu anda sahip olduğu %7’lik dilimi en kısa zamanda %20’ye çıkarmak istediklerini ve bununla ilgili düzenlemeleri de yaptıklarını belirtti. Paylaşılan grafiklerde Türk Telekom’un %99’luk pazar payının giderek azaldığı ve özel sektörün pazar payının geçen yıllar ile birlikte artarak %7’lere geldiği açıkça görülebiliyordu. Kablo Net ise %1’lik dilimden öteye geçememişti. Galip Zerey önümüzdeki sene (2009) planlarının ağırlıklı olarak sektörü denetleme olduğundan da bahsetti.

İkinci toplantı IPTV ile ilgili konuşmaların yapıldığı bir toplantıydı. IPTV, Niş İçerik Üreticilerini Bekliyor başlıklı toplantının konuşmacıları Motiwe Genel Müdürü Mete Bayrak, Sevenice / İMM, İş ve Proje Geliştirme Yönetmeni Gökçen Karan, TTNET, IPTV Direktörü Dr. Orhan Coşkun’du.

Uydu maliyetlerinin yüksek olması ve TV kanalı sınırlamaları nedeniyle niş içerik üretimine gerekli önemin gösterilemediği fakat IPTV ile birlikte bu tarz içeriklerin rahatça paylaşılabileceği ve maliyetlerinin düşmesi nedeniyle özellikle içerik üreticilerinin bu konuya ilgi duyabileceğinden bahsedildi. Ancak KabloTV veya Fiberoptik kabloların bile henüz ulaşamadığı yerlerde dahi uydu anteni kurmak ve uydu yayınlarına ulaşmak mümkünken IPTV’nin nasıl uydu yayınlarının yerini alabileceği hakkında bir açıklama yapılmadı.

Öğle Yemeği’nden sonra katıldığım toplantı ise Web Alemi’nin Uçuk İş Fikirleri gibi iddialı adı olan bir toplantıydı. Ancak  tish-o.com Proje Lideri Fatih Demir’in tish-o’nun çoğumuz tarafından bilinen hizmetlerini (kullanıcıların, t-shirtlerini kendi istedikleri foto veya desenlerle süslemeleri ve ürünün kapılarına kadar teslimi) sıralaması ile başlayan toplantı, adı nedeniyle kafamda oluşan imajı bir anda yerle bir etti. Tish-o, bir tekstil şirketi bünyesinde kurulan bir site olduğundan dolayı ilk senelerinde finansman ile iligil bir problem yaşamamış. Bugüne kadar bağlı bulunduğu tekstil şirketinin desteğini arkasına alan tish-o, son zamanlarda kendi ayakları üstünde durabilen bir site haline gelmiş. T-shirtlerin tüm üretimi yine kendi bünylerinde yapan tish-o’da kullanıcıların tasarladıkları herhangi bir t-shirt’ün kargo masrafları da dahil olmak üzere kullanıcıya maliyeti 25-30 YTL civarındaymış. Önümüzdeki günlerde kullanıcıların kendilerine ait t-shirt tasarımlarını sergileyebilecekleri “Mağaza” lar açmalarına da olanak sağlayacak olan tish-o, buradan kazanacağı gelirin belli bir kısmını da tasarımı yapan kullanıcıyla paylaşmayı planlıyormuş.

Fatih Demir’den sonra mikrofonu eline alan e-tohumGoril A.Ş, Kurucusu Burak Büyükdemir ise konuşmasına e-tohum’un uçuk bir iş fikri gibi değerlendirmesine şaşırdığını belirterek başladı ve genel olarak yeni bir iş fikrinin nasıl planlanacağını ve detaylı ve iyi hazırlanmış bir iş planının ne kadar önemli olduğunu anlattı. Kendisine yeni web fikirleri olduğunu belirten insanların genelde çeşitli mazeretler ardına gizlendiğini ve projelerini bir türlü hayata geçiremediklerini söylerken, kimilerinin “böyle karışık bir dönemde yeni iş kurmak pek akıllıca değil, bir süre daha bekleyeyim” derken, kimilerinin de “yatırımcı bulamadığından” yakındığını belirtti. “Ancak böyle düşünmeye devam eden insanların aklında sürekli mazeretler olacak ve düşünülen proje için asla doğru zamanı bulamayacaksınız.” diyerek konuşmasını bitirmek zorunda kaldı; zira zamanı yetmemişti.

Sosyal Ağlarda Oluşan İçeriğin Değeri ve Pazarlaması başlıklı toplantı da beni hayal kırıklığına uğratan toplantılardan bir tanesi oldu. Pronected, Genel Müdürü Hakan Kadir Erdemir, Attabot’un Kurucu Ortağı Seyfi Erol ve Xing AG, Türkiye Ülke Müdürü Hakan Gönenli’nin konuşmacı olarak katıldığı toplantıda karşılaştırılan sadece iki sosyal ağ vardı: Biri Facebook, diğeri ise Xing. Ancak sosyal ağların giderek yükseldiği internet dünyasında sadece iki örnek üzerinde takılıp kalmak bence toplantının adına yakışmıyordu. Özellikte Xing’te oluşan içerik, CV’ler ile ilgili olduğundan sadece kullanıcı bilgilerinin demografik dağılımı ile ilgili bir değerden bahsedilebildi. Facebook’ta yapılanlar ise ortada olduğundan geliştirme anlamında sadece FriendFeed benzeri fikirler türetildi. Oysaki dünya üzerinde var olan pek çok sosyal ağda kullanıcılar, herhangi bir profil bilgisi girmeden veya kendi adları yerine nickname’ler kullanarak içerik yaratmaktalar. Ve bunların çoğu da Facebook veya Xing’de rastlanan örneklerin çok dışında. Bu nedenle üzerinde durulan örnekler ve/veya öneriler konu ile ilgili beklenen bilgileri vermekte yetersiz kaldılar bence. Ancak dikkat çeken bir nokta oldu. O da salonda bulunan 50 kişiden yalnızca birinin herhangi bir sosyal ağda profili bulunmamasıydı. Bu da ileride herkesin bir sosyal ağda profili bulunacağı tezini destekler nitelikteydi.

01.12.2008 Pazartesi günü katıldığım son toplantı olan 3G’nin Medya ve Eğlencenin Gelişimine Katkısı başlıklı toplantı zaten konuşmacıları itibariyle sıkıcı bir havada geçecek gibi görünüyordu. Malesef öyle de oldu. Telekomünikasyon Kurumu (TK), Sektörel Rekabet ve Tüketici Hakları Dairesi Başkanı Dr. Muhterem Çöl’ün başkanlığını yaptığı panelde Tüm Telekominikasyon İşadamları Derneği(TÜTED), Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Dilek Bağdatlıoğlu, Türkiye Telekomünikasyon ve Enerji Hizmetleri Tüketici Hakları ve Sektörel Araştırmalar Derneği (TEDER)/ Türkiye e-Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Serhat Özeren, Mobil İletişim Sistemleri ve Araçları İş Adamları Derneği (MOBİSAD), Danışmanı Abdullah Raşit Gülhan konuşmacı olarak yer aldı. Genelde “pek sayın, saygıdeğer, aman efenim rica ederim” gibi kelamların havada uçtuğu panelde alabildiğim tek not 3G’nin gelişiminin hayal gücü ile orantılı olacağıydı ki bunu da sanırım salonda bilmeyen yoktu. Ha bir de seyirciler arasında bulunup soru sormak maksadıyla mikrofonu alan ve 3G ile ilgili engin düşüncelerini bizlerle paylaştıktan sonra sözü yanında oturan avukatına veren Mesam Yönetim Kurulu Başkanı Ali Rıza Binboğa’dan telif hakları ile ilgili bir de özet bilgi almış bulunduk.

02.12.2008 Salı günü ise yine konular 3G’nin mobil dünyaya etkisi üzerinde döndüğünden, bence tek kayda değer toplantı Müzik & Medya 2.0: İçerik, Eğlence ve Medayanın Geleceği konulu toplantıydı. Medya futuristi, stratejist ve yazar Gerd Leonhard‘ın konuşmacı olarak katıldığı toplantı, gerçekten de adının hakkını veren ve beklentileri fazlasıyla yerine getiren bir toplantıydı. Her ne kadar müzik ağırlıklı bir sunum da olsa genelde internette bulunan tüm içeriklerin nasıl yönetilmesi gerektiği ve ne tarz gelir modellerinin uygulanabileceği ile ilgili bir konuşma yaptı Gerd Leonhard.

Günümüzde kullanıcıların müzik ve video dosyalarını çeşitli yöntemlerle download edebilmesinin, bu tarz içeriklerin bedavaymış gibi algılanmasına yol açtığını belirten Leonhard, bunu engellemek için başvurulan çeşitli yasal yollar, davalar, para cezaları ve hatta hapis cezalarının bile soruna çözüm olamadığını, sürecin sadece avukatlık firmalarına yaradığını belirtti. Bu nedenle asıl denenmesi gereken yöntemin, zaten içeriği bedava indirmeye alışmış kullanıcıların, legal yollardan ve bir kuruş dahi ödemeden istedikleri içerikleri download edebilmelerinin sağlanması olduğunu söyledi. Bunu gerçekleştirirken de izlenecek gelir modelinin içeriğin pazarlanmasındansa içerik etrafında sunulacak ürünlerin pazarlanması olduğunu vurguladı. Yani siz bir sanatçının albümünü bedava dinletirken, aynı albümün HD versiyonunu veya aynı sanatçının fan ürünlerini kullanıcılara satabilir olmalısınız. Her ne kadar başta, “madem bedavası var, neden para versin kullanıcılar” gibi düşünülse de, kullanıcıların zaten web’de satılan mp3′lere para vermek yerine bunları illegal yollardan edindiklerini göz önünde bulundurulduğunda son derece mantıklı bir yöntem olduğu aşikar. Aynı zamanda bunun gibi bazı değerli içeriklerin kullanıcılara bedava sunulmasının, ilgili web sitesine olan sevgiyi ve bağlılığı da arttıracağını belirten Gerd Leonhard, kullanıcıların sevdikleri markaların ürünlerini almayı daha çok tercih ettiklerini ve hatta onları gönüllü olarak desteklediklerini söyledi.


Müzik özelinde düşündüğümüz zaman yapımcı firmaların, eğer “bu eserlere kullanıcılar para vermeden erişirlerse neden albüm alsınlar ki?” şeklinde bir korkuları olması son derece normaldir. Ancak Leonhard’ın söylediğine göre ilk radyo çıktığında da benzer sesler yükselmiş. Fakat zaman içinde işin gerektirdiği gelir modelleri bulununca korkulan olmamış. Dolayısıyla internetteki içerik yayınının da radyo örneğini göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtti Gerd Leonhard.

Bununla birlikte reklam sektörünün de kendini yenilemesi gerektiği, daha eğlenceli daha izlenesi reklamlar yapılması ve özellikle internette bu tarz yöntemlere yer verilmesi gerektiğinden de bahsetti Leonhard. Kullanıcıların, içeriklere reklamlardan gelen gelirler sayesinde, bedava ulaşabildiklerini anlamaları durumunda ise yayınlanan reklamlara tepki göstermeyeceklerini hatta onları dinlemek/izlemekte bir sakınca görmeyeceklerini söyledi. Eğlenceli olmaları halinde ise zaten bunu yapmak isteyeceklerini belirten Gerd Leonhard, sonuç olarak yeni bir iş sektörüne eski gelir modellerinin uyarlanmaya çalışılmasının bir hata olduğunu, sektörün ihtiyacı olan özgürlük ve eğlenceye izin veren gelir modellerine geçiş yapmanın gerektiğini belirtti.

İşte iki günlük TIME serüvenim böyle geçti efenim. Bazı yerleri mümkün olduğunca uzatmamaya çalışmış olsam da alışılandan daha uzun oldu bu seferki yazım ama umarım çok canınızı sıkmamışımdır.