Archive for Ocak, 2009

Bohem Ressam İşbaşında

Salı, Ocak 27th, 2009

Her ne kadar Türkçe’ye “Barselona Berselona” diye çevirilmiş olsa da Vicky ile Cristina’nın Barselona’da geçirdiği üç aylık yaz tatilini anlattığından “Vicky Cristina Barcelona” daha uygun bir isim bu film için.

Vicky (Rebecca Hall), her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamayı seven ve evlilik arifesinde nişanlı bir kız. Cristina (Scarlett Johansson) ise hayatta yalnızca ne istemediğini bilen ama ne istediğini arayan biri. Yaz tatillerini geçirmek üzere Vicky’nin halasının Barselona’daki evine giden bu iki kız romantizmden tutun da efenim türlü çeşitli olaylar yaşıyorlar Katalan şehrinde.

Juan Antonio (Javier Bardem) ise hayattan keyif almayı bilen, özgür ruhlu bir ressam.

Üçünün yolları bir sergide kesişiyor. Juan Antonio’nun cüretkar teklifine Vicky taş koymasa filmle ilgili okuduğum yazılardan beklediğim üçlü aşk hikayesinin bu kişiler arasında geçmesi işten bile değil. Fakat gel gör ki Vicky bu kadar sorumsuz davranamadığından Juan Antonio ile ancak bir gitar dinletisi sonrası ağaç altında sevişebiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki “Nişanlı kız nasıl olur da aldatır müstakbel kocasını?!” Ama kardeşim nişanlı da bir kıl tüy ki görmeyin gitsin. Yok efenim toplantısı varmış da, oradan briç partisine gidecekmiş de, golfü aksatmamalıymış da…. Özellikle de Juan ile kıyaslandığında son derece sıkıcı bir tip yani. E kız da Katalan tarihi okuyan, sanat eserlerine meraklı, bohem olma sevdasında ama bir türlü kurallarına karşı çıkamamış biri. Yani şimdi Vicky sevişmesin Juan’la da kim sevişsin?

Yalnız Juan Antonio da az çapkın değil. Vicky yetmiyormuş gibi Cristina’yı da ayartıyor. Önce Cristina’nın dolgun dudakları ile başlayan ilgisini yine Cristina’nın dolgun başka yerlerine kaydırınca bu ikisi baya baya aşık oluyorlar birbirilerine. Gayet de mutlu mesut yaşamaya başlıyorlar Juan Antonio’nun evinde. Ta ki filmin başından beri nerede olduğunu merak ettiğim Penélope Cruz, Juan Antonio’nun eski eşi olarak ortaya çıkana kadar.

Maria Elena (Penélope Cruz) da Juan Antonio gibi ressam. Juan’a da baya aşık. Juan da Maria’yı çok seviyor, filmin başından beri dilinden düşürmüyor ama bir türlü beraber de olamıyorlar. Ne zaman biraraya gelseler kavga gürültü…

Kadın zaten acayip dırdırcı, adam da bir asabi ki sormayın gitsin. İlişkilerinde bir şey eksik kalmış hep ama ne? İşte bu sorunun cevabını Cristina’da buluyorlar ve bu iki uyumsuz yapboz parçasını bir araya getirsin diye aralarına Cristina’yı alıyorlar. Üçü birden çok mesut bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Tabi işin kaymak tarafını yiyen de Juan Antonio oluyor. Ohh vallahi, bir eli yağda bir eli balda abimizin.

Tabi sonra Cristina “Yok bu böyle olmayacak” diyor ve çekip gidiyor. Maria Elena ile Juan Antonio da başlıyorlar yine itişip kakışmaya. Anlaşamamaları da normal bence bu iki kişinin. Hem zaten birbirine çok benzer kişiliklere sahipler hem de yıllarca beraber olduktan sonra iyice kopyası olmuşlar birbirlerinin.

Ben de sevmem mesela öyle. Benden bir tane daha niye isteyeyim ki? Sanki çok mattah bir adammışım gibi… Yeter bir eve bir tane benden. Benden farklı olmalı benim sevdiğim. Ben onun eksiklerini kapatmalıyım, o benim. Farklılık, zenginliktir efenim. Unutmayınız bu sözümü. ;)

Gerek müzikleri, gerekse oyuncuları ve tabi ki de süper yönetmeni Woody Allen sayesinde inanılmaz kareleri ve renkleri ile keyifle izlenesi bir film Vicky Cristina Barcelona.

Penelope Cruz’un oyunculuğuna bayıldım desem yeridir. Javier Bardem ise bu filmdeki oyunculuğu ile her tür rolün altından kalkabileceğini bir kez daha anlamamı sağlayan bir oyun sergilemiş. Özellikle de No Country for Old Men filminde çizdiği ve kafamdan kolay kolay atabileceğimi düşünmediğim psikopat katil tiplemesinden çok güzel bir şekilde sıyrılmış ve romantik bir çapkın oluvermiş. Tabi ki Rebecca Hall’u da es geçmemek lazım. Ama Scarlett Johansson için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Genelde oyunculuğunu beğenirim ama bu filmde belki de rolü gereği biraz silik kalmış.

Fakat bu, Scarlett’i daha az seveceğim anlamına da gelmesin sakın.

Aman diyeyim! ;)

Giulia y Los Tellarini – Barcelona (filmin ana müziği)

[vodpod id=Groupvideo.2016171&w=425&h=350&fv=]

Henüz Vakit Varken

Pazar, Ocak 25th, 2009

Hayallerimiz var her birimizin. Geleceğe dair planlarımız… Tutkularımız var uğrunda savaş verdiğimiz. Ulaşmaya uğraşırken kendimizden başka kimseyi umursamadığmız, sevdiklerimize gereken önemi vermediğimiz zamanlar var. Hep bir gün sonrasına ertelediğimiz sevgilerimiz var. Görüşemediğimiz aile bireylerimiz, arayamadığımız dostlarımız var.

Annenizi en son ne zaman aradınız? Babanızla kahvaltı etmeyeli ne kadar oldu? Kardeşinize sarıldınız mı bugün? Sevgilinizi öptünüz mü? Büyükanneniz nasıl? Peki ya büyükbabanız?

Öğrencilik yıllarınızda, hiç ayrılmayacağınıza dair söz verdiğiniz arkadaşlarınız vardı. Sahi, onlarla en son ne zaman görüştünüz?

Hayatın koşuşturmacasına dalıp, başka bir güne ertelemişseniz eğer tüm bunları, hatırlatmak isterim dostlarım: Hayat düşündüğünüz kadar uzun değil!

Her ne kadar yakıştıramasak da hepimizi bekleyen acı bir son var. Ancak hangimizin bu sona daha yakın olduğunu bilmemiz malesef mümkün değil.

Bu yüzden henüz vakit varken sarılın sevdiklerinize. Bırakın işler aksasın birkaç gün.

Sosyalleşsen Bir Dert, Sosyalleşmesen Ayrı Dert

Pazar, Ocak 18th, 2009

mircHer şey mIRC ile başadı.

#zurna başta olmak üzere çeşitli sohbet kanallarında sanal muhabbetlere daldık. O sıralar okuldan bir arkadaşım, sadece bizi ve bizim gibi olanları biraraya toplamak üzere bir sohbet kanalı açtı. Sayımız azdı ama son derece sadık kullanıcılardık. Başka illerden arkadaşlarımız bile oldu. “Artık gerçekten tanışmanın vaktidir” diyerek Çiçek Pasajı‘nda bir buluşma düzenledik. Sanal ortamda tanışmış 20 kişi… Kimse birbirinin gerçek adını bilmediğinden sadece nickname’lerle birbirimize hitap etmiştik. Çok garip ama bir o kadar da eğlenceli bir gün olmuştu.

Bu yaşananlar, kanalı kuran arkadaşımı fazlasıyla gaza getirmiş olmalı ki, sohbet kanalında hepimizin online olduğu bir anın screenshot’ını alıp t-shirt’e bastırmış. Bastırdığı t-shirt’ü de giyip okula geldi birgün. Hepimiz “woaaw” nidaları ile ortalığı inletirken arkadaşımızın ağzından sihirli bir cümle çıktı: “Adambaşı 5 milyon verin. Size de yaptırayım birer tane!” Hiç düşünmeden verdik tabi paraları. Sonra ne t-shirt geldi ne de başka bir şey! Gerçi ben yıllar sonra aynı arkadaşın 25 YTL vererek satın aldığı bir t-shirt’e, henüz ambalajından dahi çıkaramadan el koymak suretiyle borcunu ödemesini sağladım tabi ama olan mIRC kanalımıza olmuştu bile.

icqSonra “O-oo” sesi ile göünllere taht kuran ICQ dönemi başladı hayatımda. Abuk subuk numaraların ezberlendiği ve bu durumun normal kabul edildiği, hatta az haneli ICQ numarasına sahip olmanın ayrıcalık sayıldığı bir dönemden bahsediyorum. mIRC’in pabucu dama atılmış, yalnızca tanıdıklarımdan oluşan bir arkadaş listesi ile yoluma devam ediyordum artık. Sonra listem o kadar çok insanla doldu ki… Sadece “merhabam” olan insanlar bile listeme girmeye başladı. Oysa ben herkesi istemiyordum ki listemde, ama kimseye de hayır diyemiyordum.

Ben de MSN ile tanışır tanışmaz MSN’e geçmeye karar verdim. ICQ’daki hesabımı da silmedim ama. Yalnızca çok samimi olduğum ve her zaman görüşmek istediğim insanlara MSN adresimi veriyordum. Diğerlerine de “Benim MSN’im yok ya, ICQ numaramı vereyim” diyordum. Sonra ne oldu nasıl olduysa bir anda herkes sözleşmiş gibi ICQ’dan vazgeçti. Herkes MSN adresimi sormaya başladı. “Yok ben kullanmıyorum.” falan deyince artık eskisi kadar inandırıcı olmadığımı farkedince vermek zorunda kaldım MSN adresimi. O liste de kontrolden çıktı böylece.

Ben de gTalk‘a geçtim. Ama bir türlü sevemedim gTalk’ı. Soğuk geldi bana. Hem zaten onun da sonu diğerleri gibi olacak diye fazla önem vermedim oradaki hesabıma.

Facebook çıktığında yalnızca arkadaşlarımı toplayabileceğim bir yer buldum diye sevinmiştim. Uzunca bir süre de öyle devam etti. Ama artık tıpkı MSN adresi örneğinde olduğu gibi Facebook hesabı olmayan kullanıcı sayısı oldukça az olduğundan dolayı “Yok benim Facebook’um” diyemez oldum. Şimdi Facebook’umda yüzlerce kişi var. Babamın arkadaşları bile var listemde. Reddetmek ayıp olur diye herkese onay veriyorum. İş kontrolden çıktı. Limited Profile ayarları yapmaktan gına geldi. Hiç merak etmediğim insanların bile hayatlarında neler olup bittiğinden haberdarım. Niye ki?

Bir de şimdi yeni bir salgın başladı. Herkes komik veya ilginç olduğunu düşündüğü, videolar başta olmak üzere her şeyi News Feed üzerinden paylaşmaya başladı. “Tam forward maillerden kurtuldum, oh artık rahatım” derken News Feed’e yakalandım yani.

Bakalım bu Facebook çılgınlığı nereye kadar gidecek?

Ya da soruyu başka bir şekilde soracak olursam:

Facebook’tan sonra kime sarılacağım ben?

En Garde!

Perşembe, Ocak 15th, 2009

Son günlerde JamLegend diye bir oyuna sardım ki sormayın gitsin. Deli gibi oynuyorum. Acayip de keyif alıyorum oynarken.

Oyun aslında Playstation‘dan tanıdğımız Guitar Hero‘nun bir benzeri. Fonda çalan müziğe göre basmanız gereken tuşlar gösteriliyor ve siz de doğru zamanda doğru tuşu seçip Enter ile o notayı çalıyorsunuz. Gitarda perdelere denk gelen yerler, rakam tuşlarıyla kontrol ediliyor. Enter da o tıkladığınız tuşa ait sesi çıkarmanızı sağlıyor. İster işten güçten alıştığınız şekilde klavyeyi masanın üstünden ayırmadan oynuyorsunuz oyunu, isterseniz klavyeyi gitar gibi tutup (ki en güzel tarafı bu). Hele bir de kablosuz klavyeniz varsa tam süper oluyor.

jamlegend

Oyunu oynamak için login olmanıza gerek yok, para vermenize gerek yok, browser’ınızda muhtemelen var olan  Adobe Flash Player 10‘dan başka hiçbir şeye gerek yok. Ama login olursanız JamLegend’ın diğer bomba özelliklerinden de yararlanabiliyorsunuz. Peki bu özellikler ne mi?

Azzz sonraaa….

Şaka şaka ne az sonrası?… Ben bekleyemem öyle… Sabırsız adamım. Söyleme deseniz de söylerim. Hatta ahanda söylüyorum, sıkı durun!

Siteye login olursanız diğer kullanıcılarla karşılıklı da oynayabiliyorsunuz oyunu. Showdown diye bir sekme var anamenüde. Ona tıklayıp chat odası benzeri odalara giriyosunuz. Orada başka kullanıcılar da oluyor zaten. Şarkı seçip, hep beraber aynı şarkı üzerinde yarışmaya başlıyorsunuz. Acayip keyifli oluyor benden söylemesi.

Bir de düello olayı var. Bir şarkı seçiyorsunuz ve herhangi bir arkadaşınızı düelloya davet ediyorsunuz. Davet maili de arkadaşınıza gönderiliyor. Siz davet eder etmez, arkadaşınız ise müsait olduğu bir ara seçtiğiniz şarkı üzerinde oynuyor. Sonra da işte alırım, veririm ben seni yenerim.

Tavsiye ederim yani gençler.. Mutlaka deneyin.

Beğeneceğinize eminim, fakat becerebileceğinize değil… Ninuhahaha!

“En Garde! Patavatsız Köstebek sizi düelloya davet ediyor.” ;)

Yeter ki Oğur’suz Olmasın…

Çarşamba, Ocak 14th, 2009

Yorucu ve stresli bir gün geçirdim bugün. Eğer ki güzel bir final hazırlayamamış olsaydım hem gergin hem de yorgun kapatabilirdim günü.

Akşam sekiz gibi açlıktan kazınır bir şekilde İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Odakule yakınlarına geldim ve ilk gördüğüm dönerciye girdim hemen. Pad-sos! İsteğim çok basitti. Pilav üstü döner… Ne kadar kötü olabilir ki? diye düşünürken ağzımda tıkır tıkır eden pirinçlerle boğuşma arifesinde buldum kendimi. Bir de ıslak hamburger söylemiştim; hani Kızılkayalar ya da Bambi‘den alışıldığı üzere. Tabi ki de söylerken o kadar güzel bir hamburger yemeyi beklemiyordum ama açık konuşayım bu kadar da rezil bir şey ile karşılaşacağım aklımın ucundan geçmezdi. İki ısırık aldıktan sonra bıraktım köfte-ekmeği tepsinin kenarına.

Kötü bir yemekten sonra bari güzel bir kahve içeyim diye Gloria Jeans‘e girdim. (Gönül isterdi ki Caffè Nero‘ ya gideyim ama malesef İstiklal Caddesi’nde yoklar henüz. - Düzeltme: Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki Ayvalık Tostçusunun hemen yanındaki sokaktan girince, HSBC’nin orada varmış bir Caffè Nero. Hiç farketmemişim şimdiye kadar teşekkürler Müge Cerman) Çok güzel olmasa da iyi bir Türk kahvesi içerken kardeşime gün içinde yaşadıklarımı anlatıyordum.  O anda farkettim ki gerginliğimden bir gıdım azalmamış geçen zaman boyunca.

Kahveler bittikten sonra Jazzstop‘a doğru yöneldik. Kapıda bekleyen arkadaşlarımızla buluştuk ve işte bambaşka bir dünya. Çok güzel bir müzik eşliğinde yudumlanan ilk biralar ve konser öncesi heyecanlı bekleyiş.

Sonra sahneye çıkan o güzel insan, ve…

Boz taşlar önümüzde, cebimizde yalnızlık var
Şu dümdüz büyüyen gecede, tek dostumuz yakamozlar

Ortaçgil’in büyülü sesi ve inanılmaz güzel müziği huzurla doldurdu içimi. Gün içinde yaşadığım her şeyi unuttum. Artık yalnızca müzik ve ben vardım. Kilitlenmiş şekilde tüm şarkılara eşlik ediyordum. Hatta konser boyunca eksik kalan mükemmel gitar soloları da mırıldanarak Erkan Oğur‘un yokluğunu aratmamaya çalışıyordum kendime.

Neden bilmiyorum uzunca bir süredir Erkan Oğur olmadan sahne alıyor Bülent Ortaçgil. Bu nedenle bu konserde de gerek “Değirmenler” gerekse diğer şarkılar hep bir kursakta kalma durumu yaşattı bana.

Ama yine de özlediğim müziği ve tam da bugün ihtiyacım olan huzuru buldum bu konserde. Ne Jazzstop’ın aşırı gürültücü kitlesinin, ne Beyoğlu’ndaki neredeyse her barın olmazsa olmazı haline gelen su katılmış birasının ne de laubali garsonlarının bu konserden aldığım keyfi gölgelemelerine izin vermeyeceğim.

Ama…

Ah bir de Erkan Oğur olsaydı…

Geç De Olsa, Oldu Sonunda…

Salı, Ocak 6th, 2009

Ortaokuldayken edebiyat hocamız, haftasonu için tüm sınıfa ödev vermişti. Herkes kendi seçeceği bir şiiri ezberleyecek ve bir sonraki ders, sırayla tahtaya kalkıp ezberlediği şiiri okuyacaktı. Ertesi hafta olup da o gün geldiğinde edebiyat hocamız sırayla herkesi tahtaya çağırıp şiirini okutuyordu.

O dönemler Nazım Hikmet ve şiirleri edebiyat kitaplarında yer almıyordu. Türkiye’nin yetiştirdiği belki de en iyi şair olmasına rağmen, edebiyat derslerinde kendisinin adı bile geçmiyordu. Çünkü Nazım Hikmet, resmi kayıtlara göre “vatan haini” idi.

Bense Nazım ile çoktan tanışmış, şiirlerine hayran olmuştum bile. İşte o edebiyat dersi, böylesi bir şairinin adının edebiyat derslerinde dahi anılamamasını protesto etmek için çok güzel bir fırsat sunmuştu bana. Ben de Nazım’ın “Vatan Haini” şiirini ezberlemiş ve sıranın bana gelmesini beklemiştim. Sıram geldiğinde “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” dizesiyle başlamış ve bir solukta okumuştum şiiri, belki edebiyat hocam sözümü keser de şiiri tamamlatmaz diye. Halbuki hiç de korktuğum gibi olmamıştı. Şiiri sonuna kadar dinlemiş ve sanki hiçbir şey olmamış gibi sıradaki öğrenciyi tahtaya çağırmıştı.

Yerime geçerken edebiyat hocamla gözgöze geldiğimizde, yüzünde memnun bir ifade vardı. Ama biraz tedirgin de görünüyordu. Belli ki o da Nazım’ın ne kadar büyük bir şair olduğunu biliyor fakat  bunu öğrencilerine anlatamamaktan dolayı sıkıntı duyuyordu. Ancak onun elinden de bir şey gelmiyordu. Ne de olsa müfredatı uygulamak zorundaydı.

Ama bugün her şey değişti.

Bugün, 1951′de hakkında vatandaşlıktan çıkarılma kararı alınmasına rağmen ancak 2002′de resmen vatandaşlıktan çıkarılan Nazım Hikmet Ran’ın tekrar vatandaşlığa kabul edildiği gündür. Ama bugün asla düşünce özgürlüğünün Türkiye’de kabul gördüğünü belgeleyen gün değildir. Bugün yalnızca bir ayıp temizlenmiştir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişi ve hatta bugünü malesef benzer ayıplarla doludur.

Vasiyetinde “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyi” istemiş olsa da, bence Rusya’da kalmalı Nazım Hikmet’in mezarı. Unutmamak gerekir ki biz Nazım’ı hapislerde çürütür ve hatta T.C. vatandaşı olmaya dahi layık görmezken Rusya ona sahip çıkmış, bizden daha çok “vatan” olmuştu ona. Hem belki bu sayede biz de o mezara baktıkça Nazım’a çektirdiklerimizi hatırlar, diğer düşünürlerimize aynı muameleyi yapmaktan çekiniriz.

Ha bir de unutmadan sormak isterim bu gelişmeyi Türkiye’de iyi yönde değişimler olacağının işareti olarak görenlere: Aşağıdaki dizelerde yazanlardan hangisi değişti ki burada, Nazım Hikmet’in vatandaşlığa kabulünden başka?

Vatan Haini

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

[vodpod id=Groupvideo.2015695&w=425&h=350&fv=]