İlk defa Viyana’dayken duymuştum Almanca’da “getürkt” diye bir laf olduğunu. Kelime anlamıyla “türkleştirilmiş” manasına gelen bu söz, düzmece/sahte/taklit anlamında kullanılıyordu.
Açıkçası ben o an bu kelimenin, Türklerin çalışmak üzere Almanya’ya akın ettikleri dönemden kısa bir zaman sonra Almanca’ya girmiş olabileceğini düşünmüştüm. Hatta “artık bizimkiler ne dolandırmışlarsa Almanları, adamlar terim üretmek zorunda kalmış durumu anlatmak için” demiştim kendi kendime.
Oysa ki Macar mucit Wolfgang von Kempelen diye bir adam varmış. Her şey de onun başının altından çıkmış.
Efenim Serdar Kuzuloğlu‘nun 27.04.2009 tarihli yazısında bahsetmiş olduğu üzere Wolfgang von Kempelen diye bir adam varmış. Macar olduğu kadar mucit de olan bu zat, 1770 yılında çok acayip bir icat ile tanıştırmış dünyayı. Türk adını verdiği bu alet, insan rakibine karşı satranç oynayan, dönemin Türk tarzında kıyafet giymiş bir tür kuklaymış. Bir elindeki nargile marpucuna benzer uzun sigara ağızlığı ve ifadesiz yüzüyle rakip deviren cinsten bir kukla…
Napoleon Bonaparte dahil pek çok ünlü ismi mat etmeyi başaran bu kuklanın sırrı ise ancak 1854 yılında kadar saklanabilmiş. Kukla’nın sergilendiği ABD’nin Philadelphia şehrindeki Çin Müzesi yanınca, kukla da yanmış sayılmış ve haliyle kül olup gitmiş. “Yorgan gitti, kavga bitti” misali kuklanın son sahibinin oğlu John Kearsley Mitchell de bir satranç dergisine verdiği röportajda Türk’ün sırrını açıklayıvermiş.
Efenim meğerse Türk’ün içinde minyon yapılı bir satranç ustası gizliymiş ve bütün oyunu o oynamaktaymış! Seyircilere cihazın içini gösteren kapaklar da açılış sırasına göre sürekli içindeki asıl oyuncuyu gizlemektelermiş. Satranç masasını taşıyan dolabın içindeki üstad, cihazın içindeki kollarla Türk’ün ellerini kumanda ederek yıllarca rakiplerini devirmeyi başarmış.


Belki Kempelen, satrancın da bir nevi savaş olduğu düşüncesinden yola çıkarak, icat ettiği makineye Avusturya - Macaristan’ın o dönemki en büyük düşmanlarından biri olan Türklerin adını vermeyi uygun bulmuş ve bu sayede Türk’e rakip olmak isteyenlerin sayısını arttırmış olabilir, ama bu esnada çevirdiği dolapların ceremesini de bize yüklemeyi ihmal etmemiş.
Meğer “getürkt” kelimesinin faili biz değilmişiz. Her şeyin sorumlusu Wolfgang von Kempelen’miş. Biz sütten çıkmış ak kaşıkmışız da haberim yokmuş.
Yersen… (ben yemeyi seçtim vallahi!
)

Sağcı - solcu, Kürt - Türk, Alevi - Sünni, islamcı - laik derken ne kardeşler birbirine düştü, ne acılar çekildi hatta hala çekiliyor caanım ülkemde. Anlatılmayan, belki saklanan belki de yalnızca susmakla yetinilen kimbilir ne dertler var daha. İşte bu yüzden oldum olası sevmişimdir Türkiye’nin yakın geçmişi ve iç sorunları ile ilgili filmleri. Hangi açıdan ele alınmış olunursa olsun her biri, dünümüz hakkında düşünmek ve yarınımızı aydınlatmamız için bize birer fırsat sunarlar.

Alex rolü ile tanıdığımız 

Dün akşam kardeşimden aldım haberi: Manga yeni albüm çıkarmış! Dedim “fazla heyecan yapma, yine 3-4 şarkısı güzeldir albümün, gerisi tırt.” Haklı çıkmayı hiç istemezdim, ne de olsa o kadar emek var ortada, ama malesef bu albümde de şarkıların çoğu, tekrar dinlemesem eksiklik yaratmayacak cinsten.
İlk bomba “Evdeki Ses” ile patladı. Hani 
Bugün öğleden sonra 
Ama asıl bir şarkı var ki işte bu da bilmeyeceğinizi tahmin ettiğim ve bu nedenle sona sakladığım “Kırık” adlı şarkı. Gerek müziğiyle, gerek sözleri ve gerekse Nil’in yorumuyla bir duygu bu kadar mı güzel verilir bir şarkıya. Dinlediği anda insan, meşgulse işi gücü bırakma, ayaktaysa hele bir yol oturma gereksinimi hissediyor. Gözlerini kapatmak,belki bir sigara yakmak ve o duyguyu tümüyle içinde yaşamak istiyor.
