
Grup Gündoğarken - Yol Aldım Sevdalardan
Şarkı Sözleri
…
UEFA Finali de olmasa Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı göreceğim yoktu herhalde. Her giden ballandıra ballandıra anlatıyordu; “Şöyle güzel, böyle modern stad” falan diyordu ama görmeden anlamıyormuş insan. Bir Galatasaraylı olarak öncelikle stad daha sonra da dün akşamki organizasyon nedeniyle Fenerbahçe’yi tebrik ediyorum.
Çok keyifli bir ortam vardı dün akşam Şükrü Saraçoğlu stadında. Shaktar’lısı, Bremen’lisi gelmişti haliyle ama Galatasaraylı’sı, Fenerbahçeli’si, Beşiktaşlı’sı da oradaydı. Eskişehirspor forması ile gelen de gördüm, Trabzonspor formasıyla gelen de, Sivasspor formalı olan da vardı, Karşıyakaspor formalı olan da. Normal de süper medeni lig ortamımızda böyle sahneleri pek sık göremediğimiz için mutlu etti bu birliktelik beni. Tabi yine ebedi dost olduğunu unutup ezeli rakipten başka bir şey olamayacaklarına kanaat getiren bazı taşkın Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları arasında ufak bir arbede yaşanmadı değil ama bu da zaten beklenen bir olaydı. Fazla medeni ortamlar bozuyor demek bazılarını.
Maç başlamadan önce stadda çok güzel şovlar yapıldı. Her ne kadar yanımda kameramı götürmüş olsam da iki foto çektikten sonra şarjının bitmesiyle birlikte yine 2MP’lik cep telefonumla kayıt yapmak zorunda kaldım. Bu nedenle aşağıdaki videoların kalitelerinin kusuruna bakmayın. Yok eğer ille de kusuruna bakıyorsanız, az yiyin de bana daha kaliteli kayıt yapan bir cep telefonu alın.
Video: Maç öncesi Tribünler
Oyunla ilgili fazla yorum yapmayacağım. Zaten bilirsiniz, pek sevmem, ofsaytmış, faulmüş, penaltıymış değilmiş tartışmalarını. Beni ilgilendiren olayın eğlence kısmı. Mesela tribün şovları. Her iki takımın taraftarı da mümkün olduğunca coşkuyla destekledi takımını. Ama maçın ilk yirmi dakikasında bir tutuklardı. Kısa süreli tezahüratlar yapıyorlar sonra sessizce maç izlemeye dönüyorlardı. Tabi ki 90 dakika boyunca marşlar eşliğinde futbol izlemeye alışkın Türk taraftarı dayanamadı bu duruma ve hemen patlatıverdi bir “Dağ başını duman almış Gümüş dere durmaz akar“. Stad bir güzel inleyince bu marşla, diğer taraftarlar da kendine geldi. Ondan sonra da özellikle Shaktar Donetsk taraftarları meşale dahi yakmak suretiyle delicesine desteklediler takımlarını. Ama şimdi Allahları var Shaktar da fena oynamadı, hakketti o desteği… Kale arkasında bulunan Werder Bremen taraftarlarıysa diğer tribünde bulunan W.Bremenlilerle “Grün-Weiss” çekerek boş olmadıklarını gösterdiler ama meşale falan hak getire… Halbuse kapıda satıyorlardı, alsalardı ya oradan birkaç tane…
Genelde maçların uzatmalara gitmesini sevmem, ama uzatmaya gidiyorsa eğer bir maç, penaltılarla bitsin isterim. Dünkü maçta da isteğim ve hatta Lucescu futbolunu tanıdığımdan dolayı beklentim de o yöndeydi ama 2-1′i yakalayıverdi Shaktar hemen. Ah bir de Werder Bremen bulsaydı ikinci golü, süper penaltı heyecanı yaşayacaktık ama olsun. Üşümüştük zaten iyi oldu daha fazla uzamadığı.
Shaktar Donetsk 2-1 kazanıp da kupa merasimi başlamaya yakın beni bir heyecan kapladı. Zira en son 2000 yılında, önce Taksim Meydanı’nda daha sonra da Ali Sami Yen Stadı’nda görmüştüm UEFA Kupası’nı. Şimdi tekrar yakından görecek olmak hoş bir duyguydu. Bir de daha önceki yıllarda olduğu gibi sahaya platform kursalardı da orada yapsalardı takı merasimini daha iyi olurdu. Ben seviyordum o eğlenceyi. Madalyasını alan arka tarafta beklemeye geçiyor ve o esnada omuz omuza şarkılar, türküler, söyleyip yanmak için yol aldım sevdalardan…
“I Love You Luce” tezahüratları arasında kaldırdı Shaktar Donetsk son UEFA Kupası’nı. Tabi bu arada stad da bayram yerine döndü. Kupayla bir güzel de tur attılar mıydı, haydi hayırlı uğurlu olsun.
Video: Kupa Merasimi
Çok severim vapurla seyahat etmeyi. İstanbul’un güzelim manzarasını seyredalarak mis gibi deniz kokusunu içime çekmeye bayılırım. Avrupa Yakası’nda yaşayan biri olarak bu keyfi yaşamam için Anadolu Yakası’na gitmem gerekir. Ben de zaman zaman atlar vapura kısa yolculuklar yaparım. Binerim Karaköy’den, geçerim Kadıköy’e ama inmem, dönerim yine aynı vapurla.
Çünkü ben sevemedim Anadolu Yakası’nı bir türlü. Ne zaman orada bir işim olsa mutlaka ertelemeye çalışırım.
Vapur yolculuğunu o denli sevmeme rağmen varacağım nokta Anadolu Yakası ise bir sıkıntı gelir oturur içime. “Off benim ne işim var orada! Caanım Avrupa Yakası ve hatta Beyoğlu dururken ne gerek var karşılara taşınmalara.” derim içimden.
Avrupa Yakası’na dönerken ise içimi bir huzur kaplar. Sanki eve kavuşmanın verdiği o rahatlık yayılır içime. “Ohh evim!” derim içimden. Topkapı Sarayı’na dalar gözlerim önce, sonra Galata Kulesi’ne…
Ama bu sabah yaptığım vapur yolculuğu diğerlerinden biraz farklıydı. Bu sefer Anadolu Yakası’nın da sevebileceğim bir yanı olduğunu farkettim. Anladım ki Anadolu Yakası’nın en sevdiğim yanı, Avrupa Yakası’na dönüş yolculuğu…
Benim bir defterim vardır kadim defter adını taktığım. Burada anlatmayı düşündüğüm konularla ilgili notlar alırım kadim defterime. Size anlatmaya değecek herhangi bir şey yaşabilirim, beni şaşırtan, düşündüren, güldüren hatta ağlatan bir şey gelebilir başıma her an diye yanımdadır o defter genelde.
Ancak perşembe akşamı (14.05.09) annemden gelen bir telefonla yerimden fırlayıp, apar topar çıkarken bulunduğum yerden, masanın üzerinde unutmuşum kadim defterimi. Fakat o gece ve son altı gündür yaşadıklarım, kadim defterime not düşememiş olsam da kolay kolay unutulacak cinsten değildi.
Babamın koroner yoğun bakıma alındığını öylüyordu annem telefonda, “panik yapma, babanın durumu iyi” diyordu ama sakin kalmak pek mümkün değildi.
Hastaneye vardığımda yaşlı gözlerle bana bakıyordu annem. Babamsa yorgun ve bitkindi. Göğüste yanma, sırttan soğuk terler boşanması ve kolda uyuşma şikayetiyle gelmişti babam hastaneye ve hemen koroner yoğun bakıma alınmıştı. O gece yoğun bakımda kaldı babam. Ertesi günse yapılan anjiyo sonucunda kalbi besleyen damarlardan birinin %80 tıkalı olduğu ve stand takılması gerektiğine kanaat getirilmiş; bir başka damardaki tıkanıklık ise stand takılmadan çözülmüştü.
Ameliyatı takip eden geceyi de yoğun bakımda geçirdi babam. Daha sonra da hastanedeki odasına geçti. Yalnızca kontrol için bir gün daha kalmasını istiyordu doktorlar, ancak aldığı ilaçlar nedeniyle tansiyonu bir inip bir çıktığı için bir sonraki gün de hastanede kalmasına karar verildi.
Bu sırada annem, verilen sakinleştiriciler sayesinde ayakta duruyor, babama bir şey çaktırmamaya çalışıyordu. Bense hem annem hem de babam için endişeleniyordum. Zira bundan iki sene önce de annem kalp krizi geçirmiş ve ona da iki tane stand takılmıştı. İlaçlarını aksatmaması ve aşırı heyecan, stres ve üzüntüden uzak durması gerekiyordu.
Annem kalp krizi geçirdiği sene babam da kalbine baktırmıştı. Yoğun bir iş hayatı vardı ve sağlıkla ilgili sorunlar yaşamaktan korkuyordu. Yapılan testler sonucunda babamın kalbinin sağlam olduğunu ve aşırı bunalımlar yaşanmazsa eğer önümüzdeki 5 yıl içinde kalp krizi geçirme riskinin neredeyse hiç olmadığını söylemişti doktorlar. Fakat 2007′nin sonlarında başlayan ve hala devam eden ekonomik kriz yüzünden stres ve üzüntü tavan yapınca babamın da kalbi S.O.S. verdi.
RTE, “kriz teğet geçecek” derken ekonomik krizi kastettiyse eğer teğet dediği kriz bizi deldi geçti. Ekonomik kriz, bizim alieye iki kalp hastası, 5 tıkalı damar, 3 stand ve onlarca gözyaşına mal oldu.
Yok eğer RTE ekonomik kriz sonucunda yaşanacak kalp krizlerini kastettiyse, yine pek teğet olmamakla birlikte, çok şükür kötü sona vardırmadan, bir şekilde geçtiler.
Şimdi size bir cümle kuracağım içinde geçen bazı kelimelerden dolayı çok heyecanlanacaksınız. Yani en azından ben öyle oldum. Siz de kesin olursunuz diye düşündüm.
Doublemoon Remixed Volume 2‘nin yayınlanması şerefine 16 Mayıs Cumartesi gecesi Babylon‘da Makossa & Megablast konseri var!
Zaten Doublemoon ile Babylon’un adının bile aynı cümle içinde geçmesi yeterince heyecan verici iken bir de Avusturya’nın en ünlü DJ’leri Makossa & Megablast’ın bunlara eklenmeleri çok bomba olmuş. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim: Gecenin görsellerini de son dönemin başarılı fotoğraf sanatçılarından Yağmur Kızılok hazırlamış.
Aranızda kimdir bu Makossa & Megablast diye soranlar varsa diye… Efenim şimdi bu DJ arkadaşlarımız özellikle Viyana’da çok tanınan isimler. Ama ünleri sırf Viyana ile sınırlı kalmamış dünyaya da taşmış. Çok keyifli, eğlenceli müzik yapan bu zat-ı muhteremlerin hikayelerini birazcık anlatayım istiyorum.
Makossa adıyla tanınan Marcus Wagner-Lapierre, Viyana DJ arenasının en önde gelen isimlerinden biri. 1980′lerde DJ’lik yapmaya başlayan Makossa, 1995′de Avusturya’nın en ünlü radyolarından biri olan ve benim de Viyana’da olduğum günlerde severek dinlediğim FM4‘ü kurdu. Ayrıca Makossa 13 senedir Mc Sugar B ile de bir Cumartesi show’u olan “Swound Sound System“‘i hazırlayıp sunuyor. Makossa son 10 yılda 20′den fazla compilation albüm yayınladı.
Makossa’nın ekürisi Megablast adıyla tanınan Sascha Weisz ise 1990′ların başında DJ ve prodüktörlüğe başladı. Dub, reggae ve hip-hop’tan etkilenerek müziğe başlayan Megablast, daha sonra acid house, tribal ve elektro tarzlarına yöneldi. Megablast 2003 yılında ilk albümü “Creation” ile eleştirmenler ve müzikseverlerden tam not almıştı.
Bence 16 Mayıs Cumartesi gecesi bizi çok eğlenceli bir parti bekliyor. Fakat bu kadar bilgi size yetmediyse bir de aşağıdaki videoya göz atmanızı tavsiye ederim. Gaza gelmeniz işten bile değil…
Geçen hafta bugün amma göbek atıldı be kardeşim. Romanlar çaldı, roman olan, olmayan herkesin kanı kaynadı. Zaten damarlarından oryantal akan bir milletin evladı olan herkes 9/8′liği duyduğu anda geçiverdi kendinden.
Akşam 20.00 gibi Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri’nin yapıldığı alana vardık arkadaşlarla. Sahildeki fenerin civarında bulunan park alanının tamamını şenlik için ayırmış Fatih Belediyesi. Bir güzel de süslemişler, sahneleri, çadırları kurmuşlar.
En ışıklı, en merkezi yerdeki ağacı da haliyle dilek ağacı haline geritmişler. Şenlik alanına gelir gelmez bizim yaptığımız ilk iş de zaten o ağacı ziyaret etmek oldu. Hemen çaputları bağlayıverdik ağaca. Kızların dilekleri arasında “para” mutlaka bulunurken benim aklıma bile gelmemişti. Diğer afacan arkadaşımın dileği ise “Dünya Barışı” idi.

Dilekler dilendikten sonra kulağa gelen ilk davul- zurna ekibinin peşine düştük hemen. Çantalar ve montları yere bıraktıktan sonra, ekibin bulunduğu sahnenein önünde göbecikleri atmaya başladık. Derken bizim kızlardan biri fırlayıverdi sahneye. Öyle de güzel bir gösteri sundu ki sanırsın uzun süredir ekiple beraber çalışıyorlar yani o derece…
Gösteri bittikten sonra “Şimdi nereye gitsek?” diye düşünürken kızlardan diğeri kayboluvermiş bile. O zaten önden önden bir yerlere gidiyordu. Etrafta öyle kalabalık ve bizim kız da öyle çıtı-pıtı ki sorma… Arada kayboluverdi gözden. Bizimkiler de aramaya başladılar sağda solda. Dedim “Hiç aramayın boşuna, ilerdeki sahnede göbek atma yarışması başlamış, kesin sahneye çıkmıştır“. Önce güldüler ama bizim kız mikrofonu eline alıp, adını söyleyince gözlerindeki şaşkınlık görmeye değerdi.
Tabi o kargaşada sahnenin önüne giderken bira almak üzere ekipten ayrılan bir arkadaşımızı da kaybettik. Festivallerin klasik problemidir, tuvaleti gelen, alışveriş yapmaya giden, kapıdan bir arkadaşını almak üzere ortamdan ayrılan kişinin bir daha bulunması saatler alır. O nedenle ya gittiğin yerde mutlu olmayı bileceksin, ya da kalıp kalplerde tahta sahip olacaksın.
Bira almaya giden arkadaşımızla tekrar buluşmamız hiç almadıysa 1 saat almıştır. O gelip de biralar midelere indirildikten sonra yine 9/8lik avına çıktık. O kadar eğleniyorduk ki bu durumu ancak Trakyalı bir arkadaşımın göbek atarken attığı naralardan biri açıklayabilir: “Bu Hıdrellez her 3 ayda bir yapılsın bence!!“
Unutmayın! Her sene 5 Mayıs’ta Ahırkapı’da Hıdrellez Şenlikleri var. Çok eğlenceli bir şehir festivalini kaçırmak istemiyorsanız şimdiden ajandalarınıza not düşün.
Seneye Ahırkapı’da görüşürüz.
Gelmiş 5 Mayıs, havada bahar kokusu
Açmış çiçekler, kuşlar bile mutlu
İçilmez mi böyle günde çalgı çengi eşliğinde?
Romanlarla birlikte Ahırkapı‘da hemi de