Archive for Eylül, 2009
Duysak Diyorum
Çarşamba, Eylül 16th, 2009Cemali diye bi grup vardı ya hani bi zamanlar. “Duymak İstiyorum” diye bir de şarkıları vardı onların. Kaç gündür dilimdeydi şarkı da şöyle bir rahat dinleyememiştim. Ne kadar güzel bir şarkıydı ya bu! İlk çıktığı zamanlarda koca koca siyah gözlükleri ile tanıdığımız Cemali, bu şarkıyla hafiften bir Depeche Mode tadı yakalamıştı. Şarkının girişine dikkat etsenize hele. Her an “’cause it’s no good!” diyecek gibi bir hali var.
Şimdi niye çıkaramıyorlar acaba böyle şarkıları? Çabalıyorlar da olmuyor mu? Nerede kardeşim bu Cemali?
Bir ara Zerrin Özer’le bir şeyler yapıyorlardı. Herhalde Zerrin Özer yedi bunları. Bir dönemki şişkinliğinin sebebi demek ki Cemali’ymiş.
Ya bu Zerrin Özer yakınlaşması Cemali’nin “Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali” tadındaki şarkısından önce miydi sonra mıydı acaba? Gerçi bu durum Zerrin Özer’in Cemali’yi hapır hupur yediği tezimi değiştirmez ama merak ettim sadece.
Zerrin Özer yemediyse de biri ya da bir şeyler yedi bu çocukların başını!
Neyse klibi izleyelim biz en iyisi. Dımdırı-dım-dıdımm
Paketten Yalnızlık Çıktı
Salı, Eylül 15th, 2009Bir yalnızlık geldi oturdu içime. Öyle de rahat kuruldu ki koltuğuna, bir daha oradan kalkamayacakmış gibi bir hali var. Ne ara geldi, nasıl oldu da oraya yerleşti anlayamadım bile.
Bir anda oldu her şey. Kapı çaldı, kargo geldi, paketten yalnızlık çıktı. Gözlerimin içine baka baka süzülüverdi içeriye peşinde bıraktığı soğuk hava dalgası ile.
Bir anda ortamı saran soğuk hava içimi üşütmüştü. Ben şaşkın bir ifade ile arkasından bakarken o içimin başköşesine oturmuştu bile. Bembeyaz yüzü hiç gülmüyordu. Kin dolu gözleri ise kapkaraydı. Boğuk bir sesi vardı. Çok derinlerden geliyordu sanki. Cümleleri kesin ve netti. Söylediklerinin etkisini arttırmak için ellerini kullanmayı da ihmal etmiyordu. Uzun ve kemikli ellerini birinin yüzüne doğrulttuğunda sözlerinin delici bir etkiye sahip olduğunun farkındaydı.
Oturduğu koltuktan emirler yağdırmaya başladı: Kaşlarını çat, yüzünü as, sesini çıkarma!
Ben emirlerine karşı koyamadıkça, o keyiflenmeye başladı. İçime yaydığı soğukluğu arttırdıkça arttırdı. Sonra işaret parmağını yüzüme doğrulttu ve yavaş yavaş tüm enerjimi çalmaya başladı.
Şu an içim üşüyor, gözlerim kapanıyor. Günlerce uyuyabilirim şu anda. Hatta haftalarca… Mümkünse hiç uyanmamacasına…
Ama uyumamam lazım!! Son bir gayretle ayağa kalkmam lazım!
Fakat nasıl?
PataSong: Seni Düşünürüm
Cuma, Eylül 11th, 2009Beni Seç Beni Seç!
Cuma, Eylül 4th, 2009
Müzik eğitimi ile ilgilenenler duymuşlardır, Berklee Müzik Akademisi diye bir akademi var. Dünyanın sayılı akademilerinden biri. Acayip yetenekli adamları keşfedip, süper donanımlı hale getiriyorlar ve bu adamlar da bizim kulağımızın pasını siliyorlar. Boston’daki bu güzide akademi, yıllardır dünyanın çeşitli yerlerinde öğrenci avına çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da sanki Türkiye’de müzikten anlayan, keşfedilmeye değer yetenek yokmuş gibi caanım ülkemi yıllardır es geçiyor.
Hatta Emir Çerman olmasa, geçen dönem akademi tarihinin en yüksek Türk öğrenci sayısına ulaşılmış olmasına rağmen Berklee yetkilileri Türkiye’yi es geçmeye devam edeceklermiş. Emir Çerman adındaki yetenekli müzisyen arkadaşımız üşenmemiş, uzunca bir süre uyandırmaya çalışmış hocaları mevzuya. Kendi deyimiyle “kapılarından ayrılmamış“, benim deyimimle ise yememiş içmemiş sunumlar hazırlamış, toplantılar düzenlemiş ve ne yapmış ne etmiş yetkililere, Türkiye’yi de seçme yapılacak ülkeler listesine aldırmayı başarmış.
Efenim Modern Müzik Akademisi‘nin evsahipliği yapacağı İstanbul seçmeleri 25-26 Kasım tarihlerinde olacakmış. 23-24 Kasım’da da sınavlar hakkında ön bilgiler ve alıştırmalar… Ayrıca ücretsiz seminerler ve atölye çalışmaları ile tanıtım toplantıları da yapılacakmış ve herkesin katılımına açık olacakmış. Yani benim gibi tıngır mıngır gitar çalarak kendini müzisyen sanan garibanlar da, ucundan accık da olsa, Berklee’nin tadını alacaklarmış.
Daha fazla bilgi almak isteyenler için basın bülteni burada.
Seçmelere katılmak isteyenler içinse, müracaat: Müdüriyet.
PataSong: Ateşe Gönlüm
Cuma, Eylül 4th, 2009Ab-ı Hayat
Perşembe, Eylül 3rd, 2009
Dün geceki atmosferden sonra, kağıdı kalemi elime almak istedim.
Ramazan tadının en çok hissedildiği yerlerden biri olan Sultanahmet’teydik dün akşam. İftar yemeği, biraz sohbet, Semazen gösterisi, Tasavvuf müziği derken, o kalabalıktan sıyrılıp hem dinlenmek hem de nefis bir çay tadında sohbete devam edip demlenmek istedik.
Biraz dinginlik, biraz huzur, dumanı tüten demli bir çay ve oldukça doyurucu bir manzara ararken, İstanbul’un tüm ihtişamına, tüm kibirliliğine, yedi tepesine, yukarıdan bakabildiğimiz bir yer bulduk.
Yolda giderken karşımıza çıkan ilginç manzaralarda anlatılmaya değerdi. Yüksek surlar, daracık kare taşlı, dik yokuşlu sokaklar, pembesiyle, sarısıyla farklı renkte boyanmış cumbalı evler, değişik kültürlerin simgelerini taşıyan insanlar… Hepsini tek tek geçtikten sonra deyim yerindeyse; mahallenin ağır abisi, külhanbeyi gibi duran bir kapıdan içeri girdik.
“Ağa Kapısı” ndan içeriye girdiğinizde hana benzeyen, hatta han içinde her derde deva bulan bir aktara gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir sürü kurutulmuş bitki dolu kavonozun bulunduğu rafları geçtikten sonra oldukça dik basamakları olan bir merdiveni döne döne çıkıyorsunuz. İnsanda tuhaf bir his uyandıran, acaba sonunda ne çıkacak hissine kapıldığınız son basamaklarda; yüzünüze çarpan, saçlarınızı dağıtan rüzgarı, rüzgara karışmış bitki çaylarının, nargilenin kokusunu, kulağınızı okşayan müziğin tadını hissediyorsunuz. Tüm bu oryantal içinde sizi bekleyen manzarayla buluştuğunuzda artık söylenecek bir şey kalmıyor. Bir süre durup öylece bakıyorsunuz. Sanki dört bir yanda havai fişekler patlıyor, hangi yöne baksanız İstanbul’un asaletiyle, tarihiyle, karanlıkta ortaya çıkan diğer muhteşem yüzüyle gözgöze geliyorsunuz.
Bir tarafınızda Galata kulesi size göz kırpıyor, bir tarafınızda elinizi uzatsanız tutacak gibi olduğunuz Süleymaniye Camii tüm heybetiyle size bakıyor. Boğazın üzerinde adeta bir savaşçı gibi duran asil Boğaz Köprüsü, dünyanın hiçbir yerinde olmayan 6 minareli Sultanahmet Camii, tüm ihtişamıyla minarelerinin hepsi birbirinden farklı Ayasofya, Üsküdar’ın utangaç yari Kız Kulesi, makus talihine yıllarca meydan okuyan Beyazıt Kulesi ve son olarak ışık oyunlarıyla insanın gözlerini alan Galata Köprüsü’nün hareketliliği…
Tüm bu manzara karşısında size düşen, çekilmiş bir fotoğrafa çerçeve bulmak için kendinize oturacak güzel bir yer seçip Ab-ı Hayat şerbetinden, Karadut şurubundan ve Gül çayından bir yudum almak kalıyor.
Gecenin sonunda, kendinizi dinlendirici bir müzik ile huzura ermiş, birbirinden leziz çaylar ve şerbetler ile damak tadına varmış, buram buram bir tarih ile saltanattan çıkmış hissine kapılıyorsunuz.
Bu arada Ağa Kapısı Fetva Yokuşu, Nazir İzzet Efendi Sok., No:11 Süleymaniye’de.. Gitmek isteyenlere duyurulur..
PataSong: Geri Verecek Buharlaşan Sevgimizi
Salı, Eylül 1st, 2009Şerefsiz Piçler
Salı, Eylül 1st, 2009
Sinemalara geldiği 21 Ağustos tarihinden beri koşa koşa gidip izlemek istediğim bir filmdi “Soysuzlar Çetesi“. Kısmet bugüneymiş.
Efenim filme gitmeden önce konu ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Sadece Nazilerle ilgili bir film olduğunu biliyordum, o kadar. Ne filmle ilgili yazılanları okudum ne de kamera arkası görüntülerini izledim. Hatta fragmanını bile izlemekten kaçındım. Filmi daha önce izleyen arkadaşlarıma da bana konu ile ilgili bir şey söylememelerini tembihledim. Bu taktik, benim aşırı merak ettiğim her film için uyguladığım bir taktiktir. Perdede gördüklerimin tamamen sürpriz olmasını isterim.
Zaten hastası olduğum Quentin Tarantino’nun bu filmdi de her yönden harikaydı. Kurgu, çekimler, renkler, sahneler… Her şey mükemmeldi. Hele ki film müzikleri… Yine harika şarkılar seçilmiş film için ve yine çok doğru sahnelerde kullanılmış.
Oyunculuk ise tabi ki de çok başarılıydı. Brad Pitt‘in oyunculuğu bir yana, film boyu kullandığı aksanına bayıldım. Ama özellikle Hans Landa rolündeki Christoph Waltz‘a hayran kaldım. O kadar güzel oynuyor ki, “şaka herhalde” diyor insan içinden. Ayrıca Hans Landa’nın sorgular esnasında kullandığı tekniklere de hasta olmadım desem yalan söylemiş olurum.
Shosanna Dreyfus rolündeki Mélanie Laurent, Joseph Göbels rolündeki Sylvester Groth ve çok sevdiğim ve perdede adını görünce içimden “yuppi” dediğim, Hugo Stiglitz rolündeki Til Schweiger bence rollerinin hakkını katbekat vermişler. Adolf Hitler rolündeki Martin Wuttke ise elinden geleni yapmış, belki kimilerine göre çok da güzel oynamış ama Hitler rolü denince benim aklıma “Der Untergang“‘daki müthiş hatta inanılmaz oyunculuğu ile Bruno Ganz geldiği için ister istemez ve hatta malesef Bruno:1 – Martin:0…
Tarihi karakterleri barındıran bir film olmasına rağmen kendini tarihe bağlı kalmak zorunda hissetmemiş olması, filmin en sevdiğim yanlarından biri oldu. Aksi takdirde yine bildik bir Nazi filmi izlemiş olacaktık. Ayrıca hikayenin Nazi Almanyası yerine Paris’te geçiyor olması da ayrı bir güzellik. Ayrıca filme ingilizce kadar Avrupa dillerinin de hakim olması kulaklarımı şenlendirdi doğrusu. Uzun süredir Almanca’nın bu denli yoğun konuşulduğu bir film de izlememiştim, duymak iyi geldi. Hemi de Hochdeutsch :)
Tarantino, film içinde hoş sürprizler yapmanın yanı sıra kendine ait imzaları çakmaktan da geri kalmamış. Yine chapter by chapter anlatım, bol kan, gerçekçi vahşet ve tabi ki ayaklar…
Eğer ki Tarantinosever bir şahsiyetseniz kesinlikle kaçırmayın bu filmi. Büyük ve kaliteli bir perdede izleyin filmin keyfine varın. Kızlar, siz de lütfen kan-man gördüğünüzde ıyk, vıyk demeyin, perdede gördüklerinizin üzerinizde denenmesine zemin oluşturmayın!! Höyt!
Ha bu arada yazıyı yazarken bir yandan da filmin soundtrack’ini arıyordum. Onu da buldum. Hatta bulmakla da kalmadım, indirdim bile. İsterseniz siz de buradan indirebilirsiniz. Bu da size kıyağım olsun. ;)



