Gençler,
Blogumun görselini değiştirmeye karar verdim.
DNS idi, plug-in idi derken biraz zaman alacak herhalde bu olay..
Beni özleyin anacığım…
Gençler,
Blogumun görselini değiştirmeye karar verdim.
DNS idi, plug-in idi derken biraz zaman alacak herhalde bu olay..
Beni özleyin anacığım…
Yeni Rakı, sinemalarda gösterilmek üzere yepisyeni bir reklam yapmış.
Canım İstanbul’umun görüntüleri eşliğinde rakı içen, her yaştan mutlu insanlara yer verilmiş reklamda. Fon müziği olarak da, PataSong‘dan da dinleyebileceğiniz, “Yine Mi Çiçek” şarkısını kullanmışlar. Sezen Aksu’nun vokalistlerinden Cihan Okan‘ın harika bir şekilde seslendirdiği şarkıyı, Levent Yüksel yeniden seslendirmiş bu reklam için. Seslendirirken de devamlı gereksiz ara nağmelerde bulunmuş. Şarkıya yorum katacak ya ille…
Bir sıkıntı gelip oturuverir içime bazı zamanlarda. Ne nedenini bilirim ne de çözümünü.
Ağır bir uyku bastırır bir anda. Hiçbir şey yapmak istemem. Neredeyse her zaman gülen suratım bir anda düşüverir. Suskunlaşırım öyle zamanlarda.
Kaçmak isterim herkesten ve her şeyden. Bir anda yalnızlaşmak…
Bu dünyadan uzaklaşmak isterim, rüyalar kurtuluşum olur. Günlerce uyuyabilirim. Hatta haftalarca… Mümkünse hiç uyanmamacasına…
Nazım‘ın dizeleri gelir aklıma, gülümserim hafiften…
“Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına,
Karanlığına boş bir dolabın
Omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
Uyusam gölgesinde bir haftalığına…”
Hani bir ara bahsetmiştim ya size “bazı sabahlar şarkı mırıldanarak uyanıyorum, gözümü açar açmaz bir şarkı oluyor dilimde” diye.
İşte ben o şarkıları sizinle de paylaşmaya karar verdim.
Bundan sonra her gün sabahın köründe dilime dolanan ilk şarkı, PataSong adı ile bu sayfada sizleri bekliyor olacak.
Günlük PataSong’unuzu almayı unutmayın!
Taksim’e gittiğim zamanlar arabayı genelde eski TÜYAP şimdiki TRT binasının altındaki kapalı otoparka bırakırım.
Geçen cumartesi (31.01.09) öğleden sonra da aynı şeyi yaptım. Otoparkın içinden Odakule’ye çıkan merdivenlerin tam son basamağına gelmiştim ki Pembe Panter filminden tanıdığımız “param param param” şarkısı ile karşılaştım meydanda.
Tıpkı bir film sahnesindeymişim gibi hissettim kendimi. Yanımda da iki arkadaşım vardı. Sanki 3 kafadar tehlikeli bir işin peşine düşmüş, sinsi sinsi bir yerlere yürüyorlar. Fonda da “param param“…
Sıkça ve zevkle gidiyorum Beyoğlu’ndaki Zübeyir Ocakbaşı‘na ve her seferinde “ille de kaburga” diye tutturuyorum. Ama sanırım ilk defa geçen cuma akşamı (30.01.09) doydum kaburgaya.
Efenim şimdi size daha önce de bahsettiğim gıda mühendisi bir arkadaşım vardı ya. Hani “böyle sıcak çikolatayı bir Belçika’da bir de J’adore Chocolatier Café‘de içtim” diyen. İşte o arkadaşımın doğumgünü vesilesiyle sekiz adet, gözünü et ve rakı bürümüş genç bir araya geldik ve Zübeyir Ocakbaşı’nda aldık soluğu.
Kim ne derse desin, bence Zübeyir Ocakbaşı kaburganın şahı! Öyle güzel pişiriyor ki Zübeyir Usta kaburgaları, sanki lokum! Ağızda dağılan, yumuşacık kaburgaların kekiği de tuzu da yağı da pek bir kıvamında, pek bir lezzetli oluyor. Yedikçe yiyesi geliyor vallahi insanın. Yanında da mis gibi rakı… Ohh!
Yalnız bir kötü yanı var: O da bir porsiyonda yalnızca 4 kalem kaburga olması… 4 kalem kaburga nedir ki? 4 saniyede bitiveriyor. Tadı da damağında kalıyor insanın. Hemen söylense de yeni kaburgalar, pişmesiydi, gelmesiydi derken araya bayağı zaman giriyor. Tabi bazen “Kusura bakmayın. Kaburgamız kalmadı!” cevabıyla da karşılaşılabiliyor. Zira Zübeyir’in en çok tercih edilen yemeği kaburga.
İşte biz de daha önceki alemlerimizden de tecrübe ettiğimiz bu durumla tekrar karşılaşmamak için önceden 24 porsiyon (yazıyla: yirmi dört) kaburgamızı ayırttık da gittik mekana. Masaya oturur oturmaz gelen mezelerle oyalanıp, ilk kadehleri yuvarladıktan sonra sekiz porsiyon kaburga geldi sofraya. Masaya konması ile bitmesi de bir oldu. Artık nasıl gözümüz dönmüşse… En son bir arkadaşımın “Ben 3 tane yedim ya kim yürüttü benim hakkımı?!” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. O isyan ederken biz de gülerek izliyorduk kendisini.
Ancak laf aramızda benim gülüşüm biraz kıs kıs şeklindeydi. Evet efenim, itiraf ediyorum! O kaburgayı iç eden bendim. Ninuhahaha!
Bu arada garson arkadaşlar, masada dönen sohbetten aramızdan birinin doğumgünü olduğunu anlamışlar ve bir güzellik düşünmüşler. Kalan 16 porsiyonu servis ederken 8′er porsiyonluk her iki kayık tabağın da içine birer küçük mum koymuşlar. Çok ince düşünülmüş bu şık hareketi biz de “İyi doğdun” şarkımızla destekledik ve tabi ki de mekandaki tüm kafaların bize dönmesine sebep olduk. Ne de olsa alışılmadık bir durum kaburga servisi esnasında doğumgünü şarkısı söylenmesi.
23.30 gibi kahvelerimizi içerken hepimiz kaburgaya doymuştuk. Gerçi arada “Oğlum olsa ben bir porsiyon daha yerdim!” diyen tosuncuklar da vardı ama Zübeyir Ocakbaşı gerek yemekleri gerekse servisi ile hepimizi memnun etmeyi başarmıştı o gece.
Gıda mühendisi sevgili arkadaşım bu lezzetteki kaburgaları da Belçika’da yemiş midir bilemem ama siz en yakın zamanda gidin Beyoğlu İstiklal Caddesi Bekar Sokak No.28′deki Zübeyir Ocakbaşı’na, sevdiklerinizle birlikte kendinize güzel bir ziyafet çekin.
E zahmet olmazsa bir kadeh rakı da benim için içersiniz artık.
Her ne kadar Türkçe’ye “Barselona Berselona” diye çevirilmiş olsa da Vicky ile Cristina’nın Barselona’da geçirdiği üç aylık yaz tatilini anlattığından “Vicky Cristina Barcelona” daha uygun bir isim bu film için.
Vicky (Rebecca Hall), her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamayı seven ve evlilik arifesinde nişanlı bir kız. Cristina (Scarlett Johansson) ise hayatta yalnızca ne istemediğini bilen ama ne istediğini arayan biri. Yaz tatillerini geçirmek üzere Vicky’nin halasının Barselona’daki evine giden bu iki kız romantizmden tutun da efenim türlü çeşitli olaylar yaşıyorlar Katalan şehrinde.
Juan Antonio (Javier Bardem) ise hayattan keyif almayı bilen, özgür ruhlu bir ressam.
Üçünün yolları bir sergide kesişiyor. Juan Antonio’nun cüretkar teklifine Vicky taş koymasa filmle ilgili okuduğum yazılardan beklediğim üçlü aşk hikayesinin bu kişiler arasında geçmesi işten bile değil. Fakat gel gör ki Vicky bu kadar sorumsuz davranamadığından Juan Antonio ile ancak bir gitar dinletisi sonrası ağaç altında sevişebiliyor.
Şimdi diyeceksiniz ki “Nişanlı kız nasıl olur da aldatır müstakbel kocasını?!” Ama kardeşim nişanlı da bir kıl tüy ki görmeyin gitsin. Yok efenim toplantısı varmış da, oradan briç partisine gidecekmiş de, golfü aksatmamalıymış da…. Özellikle de Juan ile kıyaslandığında son derece sıkıcı bir tip yani. E kız da Katalan tarihi okuyan, sanat eserlerine meraklı, bohem olma sevdasında ama bir türlü kurallarına karşı çıkamamış biri. Yani şimdi Vicky sevişmesin Juan’la da kim sevişsin?
Yalnız Juan Antonio da az çapkın değil. Vicky yetmiyormuş gibi Cristina’yı da ayartıyor. Önce Cristina’nın dolgun dudakları ile başlayan ilgisini yine Cristina’nın dolgun başka yerlerine kaydırınca bu ikisi baya baya aşık oluyorlar birbirilerine. Gayet de mutlu mesut yaşamaya başlıyorlar Juan Antonio’nun evinde. Ta ki filmin başından beri nerede olduğunu merak ettiğim Penélope Cruz, Juan Antonio’nun eski eşi olarak ortaya çıkana kadar.
Maria Elena (Penélope Cruz) da Juan Antonio gibi ressam. Juan’a da baya aşık. Juan da Maria’yı çok seviyor, filmin başından beri dilinden düşürmüyor ama bir türlü beraber de olamıyorlar. Ne zaman biraraya gelseler kavga gürültü…
Kadın zaten acayip dırdırcı, adam da bir asabi ki sormayın gitsin. İlişkilerinde bir şey eksik kalmış hep ama ne? İşte bu sorunun cevabını Cristina’da buluyorlar ve bu iki uyumsuz yapboz parçasını bir araya
getirsin diye aralarına Cristina’yı alıyorlar. Üçü birden çok mesut bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Tabi işin kaymak tarafını yiyen de Juan Antonio oluyor. Ohh vallahi, bir eli yağda bir eli balda abimizin.
Tabi sonra Cristina “Yok bu böyle olmayacak” diyor ve çekip gidiyor. Maria Elena ile Juan Antonio da başlıyorlar yine itişip kakışmaya. Anlaşamamaları da normal bence bu iki kişinin. Hem zaten birbirine çok benzer kişiliklere sahipler hem de yıllarca beraber olduktan sonra iyice kopyası olmuşlar birbirlerinin.
Ben de sevmem mesela öyle. Benden bir tane daha niye isteyeyim ki? Sanki çok mattah bir adammışım gibi… Yeter bir eve bir tane benden. Benden farklı olmalı benim sevdiğim. Ben onun eksiklerini kapatmalıyım, o benim. Farklılık, zenginliktir efenim. Unutmayınız bu sözümü. ![]()
Gerek müzikleri, gerekse oyuncuları ve tabi ki de süper yönetmeni Woody Allen sayesinde inanılmaz kareleri ve renkleri ile keyifle izlenesi bir film Vicky Cristina Barcelona.
Penelope Cruz’un oyunculuğuna bayıldım desem yeridir. Javier Bardem ise bu filmdeki oyunculuğu ile her tür rolün altından kalkabileceğini bir kez daha anlamamı sağlayan bir oyun sergilemiş. Özellikle de No Country for Old Men filminde çizdiği ve kafamdan kolay kolay atabileceğimi düşünmediğim psikopat katil tiplemesinden çok güzel bir şekilde sıyrılmış ve romantik bir çapkın oluvermiş. Tabi ki Rebecca Hall’u da es geçmemek lazım. Ama Scarlett Johansson için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Genelde oyunculuğunu beğenirim ama bu filmde belki de rolü gereği biraz silik kalmış.
Fakat bu, Scarlett’i daha az seveceğim anlamına da gelmesin sakın.
Aman diyeyim!
Giulia y Los Tellarini - Barcelona (filmin ana müziği)
[vodpod id=Groupvideo.2016171&w=425&h=350&fv=]
Hayallerimiz var her birimizin. Geleceğe dair planlarımız… Tutkularımız var uğrunda savaş verdiğimiz. Ulaşmaya uğraşırken kendimizden başka kimseyi umursamadığmız, sevdiklerimize gereken önemi vermediğimiz zamanlar var. Hep bir gün sonrasına ertelediğimiz sevgilerimiz var. Görüşemediğimiz aile bireylerimiz, arayamadığımız dostlarımız var.
Annenizi en son ne zaman aradınız? Babanızla kahvaltı etmeyeli ne kadar oldu? Kardeşinize sarıldınız mı bugün? Sevgilinizi öptünüz mü? Büyükanneniz nasıl? Peki ya büyükbabanız?
Öğrencilik yıllarınızda, hiç ayrılmayacağınıza dair söz verdiğiniz arkadaşlarınız vardı. Sahi, onlarla en son ne zaman görüştünüz?
Hayatın koşuşturmacasına dalıp, başka bir güne ertelemişseniz eğer tüm bunları, hatırlatmak isterim dostlarım: Hayat düşündüğünüz kadar uzun değil!
Her ne kadar yakıştıramasak da hepimizi bekleyen acı bir son var. Ancak hangimizin bu sona daha yakın olduğunu bilmemiz malesef mümkün değil.
Bu yüzden henüz vakit varken sarılın sevdiklerinize. Bırakın işler aksasın birkaç gün.