Archive for the ‘Eleştri’ Category

Durduk Yerde Gerginlik

Cuma, Ocak 8th, 2010

drmrhyde-yaziAmma nemruttum bugün ya!

Sabahtan beri içimde kaynayan bir şeyler vardı. Sanki sıcak sıcak akıyordu boğazımdan mideme keskin bir asabiyet. Aman kimse bana bulaşmasa da kazasız belasız atlatsak bugünü diye düşünürken geldi de geldi her şey üstüste.

Hani olur ya bazen gözünden bile sakınırken bir şeyi, çat diye düşer, kırılıverir ya… Sonra topla toplayabilirsen. İşte aynen bana da böyle oldu uzun zaman sonra bugün. Bayağıdır sütliman giderken dalgalanacağı tuttu denizimin.

Gayet masumane tavırlarla, iyi olduğunu düşündükleri şeyi yapmayı öneren insanlara, çattım da çattım. İyimser olmasına rağmen yanlıştı bana göre önerileri ama daha sakin de anlatabilirdim derdimi, oysa ben ne yaptım: Tiheayt var mı ulan bana yanbakan!!

Aslında ilk defa olmuyor bu bana. İçimde rahatsız, asabi bir mahlukat var. Zaman zaman hortluyor bir anda, esiyor, gürlüyor sonra kayboluyor ortalıktan. İşte o anlarda yıktığını yıkıyor, yaktığını yakıyor. Sakinleştikten sonraysa enkazı toplamak yine bana kalıyor.

Alışık olmam lazım gerçi, garipsememem lazım bu durumu ama şaşırıyorum hala kendime. Ne yapayım efenim sevmiyorum ben bu asabi hallerimi. Gülmek eğlenmek varken ne gerek var durduk yerde gerginliğe…

MFÖ oldukça iyi anlamış gerçi derdimi, teşhisi de koyuvermiş “Mazeretim Var Asabiyim Ben” diye.. Bana da sabahtan beri çattığım kişilere bu şarkıyı armağan etmek kalmış. Hem “ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola” babında hem de kulaklara küpe olması anlamında.. Yine hortlar mortlar neme lazım.. :P

Bu arada herkes Youtube’a girebiliyor değil mi? Giremeyen varsa şuradaki adımları uygulayarak DNS ayarını hemen yapsın, tepemin tasını attırmasın… Tiheayytt!!

Dert’n Coke!

Pazartesi, Temmuz 20th, 2009

Festival kafasını seven biriyimdir. İki gün boyunca çayır çimen takılmayı, konserden konsere koşmayı, yanında da biramı hüpletip abuk subuk dolanmayı çok severim. Bu yüzden Rock’n Coke başladı beri sıkı takipçilerinden biri de ben olmuşumdur. Hezarfen’in göl manzaralı festival alanında kimbilir kaç litre alkol tüketmiş, kaç milyon kez hoplayıp zıplamışımdır.

Bu seneki festival, bildiğiniz gibi, İstanbul Park’taydı. Afişlerini gördüğüm günden beri şehre uzaklığı nedeniyle çok soğuk yaklaşmıştım Rock’n Coke 2009‘a, zira her ne kadar adında İstanbul kelimesi geçse de İstanbul Park çakalın bok bıraktığı yerde. Ama ne yaparsın ki merak işte… Gitmeden duramadım, bir de Coca-Cola davetiye göndermiş sağolsun…

Kaltık efenim arkadaşlarla gittik biz de İstanbul Park’a. Taksim’den festival alanının otoparkına varmamız 45 dakika sürdü. Gayet güzel bir zamanlamaydı bence. Fakat otoparkten konser alanına girmemiz de, bilet vs.. kontrolleri hariç, en az o kadar sürünce dedim “bu işte bir terslik var“.

Tersliğin nedeni ise kısa sürede anlaşıldı. Öyle abuk bir yerleşim planı vardı ki festivalin. Zat-ı muhteremler demişler ki herhalde Madem bozkırın ortasında geniş bir alanımız var. O zaman otoparkı ebesinin nikahına yapalım, kamp alanını da otoparktan mümkün olduğunca uzağa koyalım ki arabada bir şey unutan sefil kampçılar saatlerce yürüyüp perişan olsunlar. Konser alanını da ikisinin ortasına koyalım ki önce arabaya sonra çadıra uğrayıp buraya varmak nereden baksan 1,5 saat sürsün.

Şaka gibi!!!

Neyse efenim… Arabadan inip de uzun bir yolu yayan teptikten, köprüler aşıp türlü kontrollerden geçtikten sonra bir Welcome Drink ikram etti Coca-Colacılar. Allah’ın sıcağında o kadar yürüdükten sonra dil damak kurumuştu tabi, iyi geldi Cola’lar ama malesef iki yudum alabildim sadece. Çünkü konser alanına servisle gitmek gerekiyordu ve servise de içecekle almıyorlardı. Yani hem durup dururken elimize içecek tutuşturuyorlar, sonra da “içecekle binemezsiniz ama beyefendi” diyerek azarlıyorlardı. Sanki serinletmek için değil de fırça kaymaya bahane olsun diye dağıtıyorlardı Cola’ları.

Servise bininceyse dünyası değişiyordu insanın. Yol boyunca Rock FM dinleyip kendini azmaya programlayan bünyeler, yürüyüş sırasında sanki yeterince darbe almamış gibi, bir de servis şöförü indiriyordu darbeyi. Sıcak, havasız, penceresiz okul taşıtı tadındaki servislerde Ebru Gündeş’ten başka sanatçı dinlenemiyordu ki bu da zaten bünyedeki tüm gazı alıveriyordu. Servisten indikten sonraysa 10 dakikalık yokuş tırmanışı bekliyordu bizleri. O engeli de aşıp festival alanına vardığımızda bir yarabbi şükür çektik vallahi ne yalan söyleyeyim. Bize bugünleri de gösterdi Rab’bim.

Festival alanı Hezarfen’den hatırladığımız şekildeydi. Yine iki adet sahne (bu sefer alternatif sahnenin adı Burn değil, Zero idi), türlü yemek alanları ve lunapark oyuncakları ile ufak tefek standlar… Yalnız Hezarfen’den farklı öyle önemli bir nokta vardı ki onu es geçmek mümkün değil. Her yer asfalt!!

Öğlen sıcağında o asfalt nası yakıyordu insanın ayaklarını da yüzünü de anlatamam. Yere oturmak zaten mümkün değildi, dokunmaksa imkansız. Çeşitli çim alanlar yapmışlardı gerçi, böyle kare kare toprak-çim kesitlerini getirip halı gibi sermişlerdi ama koca alanda ufacık noktalardı yeşillik olan. Ki onlar da asfaltın üzerine serildiklerinden toprağın sahip olduğu esneme payı bunlarda yoktu. E tabi bu da oturunca insanının totosunun acımasına neden oluyordu. Bir de ikinci günün sonunda hiç de toprak gibi kokmuyordu o çimlik alanlar, onu da belirteyim efenim naçizhane bendeniz.

2 günlük festival boyunca, konserler sağolsun, fena vakit geçirmedim. İlk gün Sakin ve Duman’ı önlerden izledim, Nine Inch Nails’ı arabaya uğramam gerektiği için otopark yolculuğu nedeniyle kaçırdım, Prodigy’de de kendimi kaybettim.

Ertesi günse ilk gün yaşadığım sıkıntılardan dolayı ettiğim tonla küfüre rağmen Hayko Cepkin konseri sayesinde motive oldum aynı eziyetleri tekrar çekmeye.  Manga vs. Cartel ile başlayan konser maratonumuz, Allah’ın sıcağında asfaltın üstünde ve yüzlerce kişinin tam ortasında Hayko Cepkin konseri, ardından Razorlight ve connectionlar sayesinde sahne önünden izlenen Kaiser Chiefs ve Linkin Park ile devam etti.

Konserlerden çok keyif aldım. Ayrıntılarını ve foto – videolarını daha sonra paylaşacağım ama genel olarak şunu söylemek isterim ki daha da İstanbul Park’a gitmem!! Bundan sonraki festival programında öyle acayip, öyle şaka gibi gruplar olması gerekir ki  gitmemek opsiyonunu ortadan kalksın. Ancak o zaman aynı eziyete bir daha katlanabilirim.

Ya da yine eski günlerdeki gibi Hezarfen’e dönerler, ne gam kalır ne keder. Festival ruhunu dibine kadar, dertsiz tasasız yaşar, ardından tebriklerimizi sunarız yine bu sayfadan.

Alem ADSL Olmuş

Pazartesi, Nisan 6th, 2009

Bayağı zamandır yazı yayımlayamıyorum efenim, çünkü ben normalde yazılarını akşam saatlerinde ve evinde yazan bir köstebeğim. Ancak gelin görün ki, neredeyse üç haftadır internetsizlik illeti ile mücadele etmekteyim.

Efenim ben KabloNet kullanıyorum. Bugüne kadar da hiçbir sorunum olmadı kendileri ile. Ancak ne zaman ki UyduNet adı altında yeni bir oluşum olma yoluna gittiler, o vakit oluşamadılar. Zırt pırt kesinti! Özellikle gece saatlerinde, önce sinyalde azalma ile ilk belirtilerini gösteren ve modem restartlanmasından da sonuç alınamayıp, Call Center ile görüştükten sonra “Efenim sizin bulunduğunuz bölgede çalışma var” cevabının alınmasıyla şiddetlenen ızdıraplı bekleyişler…

uydunet-vs-adsl

Hiç unutmam yine böyle arızalı günlerden birinde, sinirim artık ta tepeme gelmiş oturmuşken, tüm agresifliğimi takınıp telefon ettim UyduNet’e. Artık alışılagelmiş yanıtımı aldıktan sonra “Saat şu an 23:00. Peki ne zaman düzelir bu sorun?” diye sordum. Sıkı durun yanıt geliyor: “Sabah 08:00′dan sonra…

Sonra sağolsunlar bak şimdi haklarını da yemeyeyim, geçen hafta iki defa eve teknik eleman gönderdiler. Yine kablolarda sinyal azlığına bağladılar ve en sonunda “sizin modem bozuk” dediler. Bu sonuca da 3 haftaya yakın bir süreden sonra vardılar.

Efenim şimdi bu KabloNet olayı güzel bir şey ama neredeyse kimse kullanmadığı için ne servisi var ne bir şeyi. Zaten wireless modemi bulacağım diye de göbeğim çatlamıştı. Şimdi bir de tamir işiyle hiç uğraşamayacağım sanırım. Hem zaten bildiğim birkaç bilgisayarcıya götürdüm. “Abi ADSL’den anlıyoruz biz, bundan anlamayız.” dediler.

Ben de “yenisini alayım bu wireless modemin” dedim. O da tabi ki yine her yerde bulunmuyor ve eşşek yükü ile de para talep ediliyor. Dolayısıyla efenim sanırım şöyle bir yol izleyeceğim: Bildiğim kadarıyla bu ADSL bağlantıları, wireless modemi de bedava veriyorlar. Bir de şöyle hızlısından bir bağlantı ayarladık mı, değmeyin keyfime.

Zaten alem ADSL olmuş! Benim neyim eksik arkadaşım? Açın bakayım bir götlük yer de bana…

Altınbaş Olmasın O…

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

altinbas_raki21Yeni Rakı, sinemalarda gösterilmek üzere yepisyeni bir reklam yapmış.

Canım İstanbul’umun görüntüleri eşliğinde rakı içen, her yaştan mutlu insanlara yer verilmiş reklamda. Fon müziği olarak da, PataSong‘dan da dinleyebileceğiniz, “Yine Mi Çiçek” şarkısını kullanmışlar. Sezen Aksu’nun vokalistlerinden Cihan Okan‘ın harika bir şekilde seslendirdiği şarkıyı, Levent Yüksel yeniden seslendirmiş bu reklam için. Seslendirirken de devamlı gereksiz ara nağmelerde bulunmuş. Şarkıya yorum katacak ya ille…

(daha fazla…)

Sosyalleşsen Bir Dert, Sosyalleşmesen Ayrı Dert

Pazar, Ocak 18th, 2009

mircHer şey mIRC ile başadı.

#zurna başta olmak üzere çeşitli sohbet kanallarında sanal muhabbetlere daldık. O sıralar okuldan bir arkadaşım, sadece bizi ve bizim gibi olanları biraraya toplamak üzere bir sohbet kanalı açtı. Sayımız azdı ama son derece sadık kullanıcılardık. Başka illerden arkadaşlarımız bile oldu. “Artık gerçekten tanışmanın vaktidir” diyerek Çiçek Pasajı‘nda bir buluşma düzenledik. Sanal ortamda tanışmış 20 kişi… Kimse birbirinin gerçek adını bilmediğinden sadece nickname’lerle birbirimize hitap etmiştik. Çok garip ama bir o kadar da eğlenceli bir gün olmuştu.

Bu yaşananlar, kanalı kuran arkadaşımı fazlasıyla gaza getirmiş olmalı ki, sohbet kanalında hepimizin online olduğu bir anın screenshot’ını alıp t-shirt’e bastırmış. Bastırdığı t-shirt’ü de giyip okula geldi birgün. Hepimiz “woaaw” nidaları ile ortalığı inletirken arkadaşımızın ağzından sihirli bir cümle çıktı: “Adambaşı 5 milyon verin. Size de yaptırayım birer tane!” Hiç düşünmeden verdik tabi paraları. Sonra ne t-shirt geldi ne de başka bir şey! Gerçi ben yıllar sonra aynı arkadaşın 25 YTL vererek satın aldığı bir t-shirt’e, henüz ambalajından dahi çıkaramadan el koymak suretiyle borcunu ödemesini sağladım tabi ama olan mIRC kanalımıza olmuştu bile.

icqSonra “O-oo” sesi ile göünllere taht kuran ICQ dönemi başladı hayatımda. Abuk subuk numaraların ezberlendiği ve bu durumun normal kabul edildiği, hatta az haneli ICQ numarasına sahip olmanın ayrıcalık sayıldığı bir dönemden bahsediyorum. mIRC’in pabucu dama atılmış, yalnızca tanıdıklarımdan oluşan bir arkadaş listesi ile yoluma devam ediyordum artık. Sonra listem o kadar çok insanla doldu ki… Sadece “merhabam” olan insanlar bile listeme girmeye başladı. Oysa ben herkesi istemiyordum ki listemde, ama kimseye de hayır diyemiyordum.

Ben de MSN ile tanışır tanışmaz MSN’e geçmeye karar verdim. ICQ’daki hesabımı da silmedim ama. Yalnızca çok samimi olduğum ve her zaman görüşmek istediğim insanlara MSN adresimi veriyordum. Diğerlerine de “Benim MSN’im yok ya, ICQ numaramı vereyim” diyordum. Sonra ne oldu nasıl olduysa bir anda herkes sözleşmiş gibi ICQ’dan vazgeçti. Herkes MSN adresimi sormaya başladı. “Yok ben kullanmıyorum.” falan deyince artık eskisi kadar inandırıcı olmadığımı farkedince vermek zorunda kaldım MSN adresimi. O liste de kontrolden çıktı böylece.

Ben de gTalk‘a geçtim. Ama bir türlü sevemedim gTalk’ı. Soğuk geldi bana. Hem zaten onun da sonu diğerleri gibi olacak diye fazla önem vermedim oradaki hesabıma.

Facebook çıktığında yalnızca arkadaşlarımı toplayabileceğim bir yer buldum diye sevinmiştim. Uzunca bir süre de öyle devam etti. Ama artık tıpkı MSN adresi örneğinde olduğu gibi Facebook hesabı olmayan kullanıcı sayısı oldukça az olduğundan dolayı “Yok benim Facebook’um” diyemez oldum. Şimdi Facebook’umda yüzlerce kişi var. Babamın arkadaşları bile var listemde. Reddetmek ayıp olur diye herkese onay veriyorum. İş kontrolden çıktı. Limited Profile ayarları yapmaktan gına geldi. Hiç merak etmediğim insanların bile hayatlarında neler olup bittiğinden haberdarım. Niye ki?

Bir de şimdi yeni bir salgın başladı. Herkes komik veya ilginç olduğunu düşündüğü, videolar başta olmak üzere her şeyi News Feed üzerinden paylaşmaya başladı. “Tam forward maillerden kurtuldum, oh artık rahatım” derken News Feed’e yakalandım yani.

Bakalım bu Facebook çılgınlığı nereye kadar gidecek?

Ya da soruyu başka bir şekilde soracak olursam:

Facebook’tan sonra kime sarılacağım ben?

AROGAN

Pazartesi, Aralık 22nd, 2008

O kadar da dediler: “Gitme, dandik film!” diye. Ama ben hiç dinler miyim?

Tabi ki de dinlemem. Hem niye dinleyecekmişim ki? Ya dandik değilse? Ya güzelse? Ya üç beş bomba replik çıkarsa filmden, ya da bilemedin bir o kadar da güzel kare falan?

Gider izlerim arkadaş filmi. Aklımda sorularla dolanacağıma, gider yaparım, sonra da “ya hakikaten de dandikmiş, neyse en azından içimde kalmadı.” derim.

Keza A.R.O.G‘ta da aynı şey oldu. Arkadaşlar uyardı sağolsunlar da ben tabi dinlemedim. En azından içimde kalmadı ama hakikaten bekleneni pek verememiş film malesef. Oysa ne de büyük bir merakla beklemiştim filmi. Fragmanları bile adamakıllı izlememeye çalışmıştım, önemli sahneleri gösteririler de sürprizi kaçar diye.

Bir kere fazla uzun olmuş A.R.O.G. Değil 120 dakika 1200 dakika da olsa izlerim Cem Yılmaz’ı sıkılmadan ama bu sefer dayanamadım. İlk yarım saat haricinde tek tük espri vardı güldüğüm. Bunların da çoğu kıyıda köşede kalmış ufak ayrıntılardı. Tabi her filminde olduğu gibi A.R.O.G’ta da dillere pelesenk olacak replikler yok değildi. Ama yine de daha kısa sürede anlatılabilirdi aynı hikaye. Ya da uzunca bir süreyi futbol maçına ayırmaktansa hikayenin ve karakterlerin üzerine daha fazla yoğunlaşılabilirdi. Mesela Mimi’nin ;)

Bu arada film, beklentilerimi karşılamamış olmasına rağmen, kalkıp Cem Yılmaz‘ı yerden yere vuracak kadar da acımasız değilim. Son dönemlerde Türk Sineması’na onun kadar katkıda bulunan pek az kişi var. Bir kere; yaptığı filmlerde ucuza kaçmıyor ve prodüksiyon namına ne gerekiyorsa sonuna kadar yerine getiriyor. Senaryoyu da yazıyor, yönetmenlik de yapıyor. Hatta yaptığı filmlerin müziklerine bile imzasını atıyor. Şimdi ortada bunca emek varken, zart diye yüzünü ekşitip “Olmamış!” demek biraz ağır oluyor bence.

Bu nedenle öncelikle kendisine katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilmekle beraber beklentileri daha iyi karşılayan filmler yapması gerektiğini de belirtmek istiyorum. Ayrıca bir şeyi de unutmasın ki çıtayı bir anda çok yükseklere çıkaran kendisi. Alıştırdı bizi bir kere en güzeline.

E alışmış da kudurmuştan beterdir hani.

İsteriz de isteriz artık…

Issız Adam’a Kayıtsız Kalmak Ne Mümkün

Pazar, Aralık 14th, 2008

Issız Adam” öyle emin adımlarla yürüyor ki bu duruma kayıtsız kalmak mümkün değil artık. Aslında filmi izleyeli iki haftadan fazla oluyor ama filmin insanlar üzerindeki etkileri görmek için bir süre bekledim film hakkındaki fikirlerimi yazmadan önce. İyi ki de beklemişim.

Her yer “Issız Adam” oldu film yayına girdiğinden beri. Televizyon programları, dergiler, radyolar… Hepsi filmden ve filmin müziklerinden bahseder oldu. Her yerde bu şarkılar çalıyor artık. Özellikle de Beyoğlu sokaklarında. Beyoğlu’nun resmi soundtracki oldu sanki “Issız Adam” ın film müzikleri. Değişik bir hava kattı İstiklal’e.

Ama  kabul edelim bu işin kaymağını yiyen Nil Burak oldu. Aslında Ayla Dikmen‘in “Anlamazdın” şarkısı iken filmin ana müziği, Ayla Dikmen malesef hayatta olmadığından dolayı Nil Burak davet ediliyor her yere. Tüm programlarda, filmde de çalan “Yalnızım Ben” şarkısını playback olarak söylüyor. Canlı da söyleyemez mi? Tabi ki de söyler ama filmde kullanılan kayıt, Nil Burak’ın gençlik yıllarında sahip olduğu incecik sesi ile gerşekleştirilmiş bir kayıt olduğu için şu anki sesini kullanmıyor. Malum, yıllar geçtikçe insanın sesinde de türlü değişiklikler oluyor. Mesela daha bir kalınlaşıyor. Beyaz Show‘a konuk olduğunda ısrar üzerine canlı seslendirmeye çalıştı Nil Burak “Yalnızım Ben“i ama filmdeki tadı veremedi haliyle. (Bu arada Nil Burak’ın resmi websitesi, tıkırakatıkatak şeklindeki darbuka melodisi ile açılıyor. Onu bir an önce “Yalnızım Ben” ile değiştirseler fena olmaz. )

Ayla Dikmen’in şarkısından sonra Semiramis Pekkan‘ın “Bana Yalan Söylediler” şarkısıdır benim ikinci favorim. Semiramis Pekkan’ı ise göremiyoruz hiç bir programda. Acaba davet mi etmiyorlar yoksa kendisi mi davetleri kabul etmiyor bilemiyorum ama ben onu da görmek istiyorum ekranlarda.

Ayrıca Hümeyra, Sibel Egemen ve Michel Fugain‘in de şarkıları var filmin soundtrackinde. Soundtrack’te yer alan diğer şarkıları da Bora Ebeoğlu‘nun (Oya-Bora‘nın Bora’sı)başını çektiği Aria grubu yapmış.

İşte bu kadar! Bu filmin bana kattığı tek şey müzikleri. Geri kalan hiçbir şey yeni değildi benim için. Ne mekanlar, ne yaşamlar ne de dialoglar.

Ağırlıklı olarak Galata ve Tünel’deki mekanlar kullanılmış filmde, ki zaten sıkça dolaştığım yerler. Yaşamlar ve özellikle de Alper’in yaşamı genel hatları ile bana hiç yabancı gelmedi. İlişkilerindeki tutarsızlık, sıkıya gelememesi, bağlanmaktan kaçınması, iş ciddiye binince darlanması ve yalnızlığı seçmesi fazlasıyla tanıdık. Dialoglar ise bence klişelerle dolu. Öyle  “vay be, ne laf etti!” diyebileceğim hiçbir cümleye rastlayamadım filmde. Özellikle de Ada’nın sözlerinde. Sıkça duyduğumuz, basit tabirler…

Yalnız, sevişme sahnesindeki dialogların son derece güzel olduğunu ve sahnenin ruhunu çok iyi anlattığını da belirtmezsem filme haksızlık etmiş olurum.

Ayrıca filmde bazı kareler vardı ki onlar da hakikaten başarılı idi. Gerçi İtalyan ve Fransız filmlerinde benzerlerine sıkça rastlanabilecek karelerdi ama Türk sinemasında az bulunan şeyler bunlar. Bu tarz çekimler ve müzikler için Çağan Irmak‘ı tebrik ediyorum ama senaryonun üzerinde biraz daha fazla çalışılsaymış fena olmazmış.

Yine de başarılı bir film olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Umarım bu tarz filmlerin devamı gelir.

TIME Serüvenim

Çarşamba, Aralık 3rd, 2008

Efenim naçizhane bendeniz 01.12.2008 – 02.12.2008 günleri boyunca Elite World Hotel Taksim’de düzenlenen TIME 2008’de pek çok sunuma katılmış bulunuyorum.

Genel olarak  GSM şirketleri, Pazarlama şirketleri ve dijital ajansların yoğun ilgi gösterdiği toplantılarda konuşulan ağırlıklı konu mobil iletişim ve 3G’nin mobil dünyasına getirdikleri idi. Katılmcılar, teknoloji geliştiren kişiler olmaktan ziyade sektörden maddi kazanç sağlamak isteyen veya sektöre yatırım yapmak isteyen kişilerden oluştuğu için yapılan sunumlar da haliyle teknik detaylara fazla değinmeyen sunumlardı.

İlk katıldığım toplantıda ana sponsor AVEA’nın Regülasyondan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Anık, Türkiye’de Yeni Nesil Telekom Hizmeti ile iligili kısa bir konuşma yaptı. Daha çok toplantı açılışı havasında geçen konuşmada 3G’nin mobil hayata yapacağı katkılar özetlendi.

Cengiz Anık’tan sonra Dijital Dünyanın Sunduğu Yeni Fırsatlar ile ilgili konuşan Telekominikasyon Kurumu 2. Başkanı Galip Zerey, 3G teknolojisi ile ilgili şu anda yasal düzenlemelerin yapılmasının beklendiğinden ve bunun 60 günü bulabileceğinden bahsetti. Wi-Max ile iligili ihalenin de yakında açılacağını belirten Galip Zerey, Telekominikasyon Kurumu’nun iligili tüm hazırlıklarını tamamladığını, sadece doğru zamanın gelmesini beklediklerini söyledi. Türkiye’de internet servis sağlayıcıları ile ilgili dataları da paylaştığı bölümde, özel sektörün şu anda sahip olduğu %7’lik dilimi en kısa zamanda %20’ye çıkarmak istediklerini ve bununla ilgili düzenlemeleri de yaptıklarını belirtti. Paylaşılan grafiklerde Türk Telekom’un %99’luk pazar payının giderek azaldığı ve özel sektörün pazar payının geçen yıllar ile birlikte artarak %7’lere geldiği açıkça görülebiliyordu. Kablo Net ise %1’lik dilimden öteye geçememişti. Galip Zerey önümüzdeki sene (2009) planlarının ağırlıklı olarak sektörü denetleme olduğundan da bahsetti.

İkinci toplantı IPTV ile ilgili konuşmaların yapıldığı bir toplantıydı. IPTV, Niş İçerik Üreticilerini Bekliyor başlıklı toplantının konuşmacıları Motiwe Genel Müdürü Mete Bayrak, Sevenice / İMM, İş ve Proje Geliştirme Yönetmeni Gökçen Karan, TTNET, IPTV Direktörü Dr. Orhan Coşkun’du.

Uydu maliyetlerinin yüksek olması ve TV kanalı sınırlamaları nedeniyle niş içerik üretimine gerekli önemin gösterilemediği fakat IPTV ile birlikte bu tarz içeriklerin rahatça paylaşılabileceği ve maliyetlerinin düşmesi nedeniyle özellikle içerik üreticilerinin bu konuya ilgi duyabileceğinden bahsedildi. Ancak KabloTV veya Fiberoptik kabloların bile henüz ulaşamadığı yerlerde dahi uydu anteni kurmak ve uydu yayınlarına ulaşmak mümkünken IPTV’nin nasıl uydu yayınlarının yerini alabileceği hakkında bir açıklama yapılmadı.

Öğle Yemeği’nden sonra katıldığım toplantı ise Web Alemi’nin Uçuk İş Fikirleri gibi iddialı adı olan bir toplantıydı. Ancak  tish-o.com Proje Lideri Fatih Demir’in tish-o’nun çoğumuz tarafından bilinen hizmetlerini (kullanıcıların, t-shirtlerini kendi istedikleri foto veya desenlerle süslemeleri ve ürünün kapılarına kadar teslimi) sıralaması ile başlayan toplantı, adı nedeniyle kafamda oluşan imajı bir anda yerle bir etti. Tish-o, bir tekstil şirketi bünyesinde kurulan bir site olduğundan dolayı ilk senelerinde finansman ile iligil bir problem yaşamamış. Bugüne kadar bağlı bulunduğu tekstil şirketinin desteğini arkasına alan tish-o, son zamanlarda kendi ayakları üstünde durabilen bir site haline gelmiş. T-shirtlerin tüm üretimi yine kendi bünylerinde yapan tish-o’da kullanıcıların tasarladıkları herhangi bir t-shirt’ün kargo masrafları da dahil olmak üzere kullanıcıya maliyeti 25-30 YTL civarındaymış. Önümüzdeki günlerde kullanıcıların kendilerine ait t-shirt tasarımlarını sergileyebilecekleri “Mağaza” lar açmalarına da olanak sağlayacak olan tish-o, buradan kazanacağı gelirin belli bir kısmını da tasarımı yapan kullanıcıyla paylaşmayı planlıyormuş.

Fatih Demir’den sonra mikrofonu eline alan e-tohumGoril A.Ş, Kurucusu Burak Büyükdemir ise konuşmasına e-tohum’un uçuk bir iş fikri gibi değerlendirmesine şaşırdığını belirterek başladı ve genel olarak yeni bir iş fikrinin nasıl planlanacağını ve detaylı ve iyi hazırlanmış bir iş planının ne kadar önemli olduğunu anlattı. Kendisine yeni web fikirleri olduğunu belirten insanların genelde çeşitli mazeretler ardına gizlendiğini ve projelerini bir türlü hayata geçiremediklerini söylerken, kimilerinin “böyle karışık bir dönemde yeni iş kurmak pek akıllıca değil, bir süre daha bekleyeyim” derken, kimilerinin de “yatırımcı bulamadığından” yakındığını belirtti. “Ancak böyle düşünmeye devam eden insanların aklında sürekli mazeretler olacak ve düşünülen proje için asla doğru zamanı bulamayacaksınız.” diyerek konuşmasını bitirmek zorunda kaldı; zira zamanı yetmemişti.

Sosyal Ağlarda Oluşan İçeriğin Değeri ve Pazarlaması başlıklı toplantı da beni hayal kırıklığına uğratan toplantılardan bir tanesi oldu. Pronected, Genel Müdürü Hakan Kadir Erdemir, Attabot’un Kurucu Ortağı Seyfi Erol ve Xing AG, Türkiye Ülke Müdürü Hakan Gönenli’nin konuşmacı olarak katıldığı toplantıda karşılaştırılan sadece iki sosyal ağ vardı: Biri Facebook, diğeri ise Xing. Ancak sosyal ağların giderek yükseldiği internet dünyasında sadece iki örnek üzerinde takılıp kalmak bence toplantının adına yakışmıyordu. Özellikte Xing’te oluşan içerik, CV’ler ile ilgili olduğundan sadece kullanıcı bilgilerinin demografik dağılımı ile ilgili bir değerden bahsedilebildi. Facebook’ta yapılanlar ise ortada olduğundan geliştirme anlamında sadece FriendFeed benzeri fikirler türetildi. Oysaki dünya üzerinde var olan pek çok sosyal ağda kullanıcılar, herhangi bir profil bilgisi girmeden veya kendi adları yerine nickname’ler kullanarak içerik yaratmaktalar. Ve bunların çoğu da Facebook veya Xing’de rastlanan örneklerin çok dışında. Bu nedenle üzerinde durulan örnekler ve/veya öneriler konu ile ilgili beklenen bilgileri vermekte yetersiz kaldılar bence. Ancak dikkat çeken bir nokta oldu. O da salonda bulunan 50 kişiden yalnızca birinin herhangi bir sosyal ağda profili bulunmamasıydı. Bu da ileride herkesin bir sosyal ağda profili bulunacağı tezini destekler nitelikteydi.

01.12.2008 Pazartesi günü katıldığım son toplantı olan 3G’nin Medya ve Eğlencenin Gelişimine Katkısı başlıklı toplantı zaten konuşmacıları itibariyle sıkıcı bir havada geçecek gibi görünüyordu. Malesef öyle de oldu. Telekomünikasyon Kurumu (TK), Sektörel Rekabet ve Tüketici Hakları Dairesi Başkanı Dr. Muhterem Çöl’ün başkanlığını yaptığı panelde Tüm Telekominikasyon İşadamları Derneği(TÜTED), Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Dilek Bağdatlıoğlu, Türkiye Telekomünikasyon ve Enerji Hizmetleri Tüketici Hakları ve Sektörel Araştırmalar Derneği (TEDER)/ Türkiye e-Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Serhat Özeren, Mobil İletişim Sistemleri ve Araçları İş Adamları Derneği (MOBİSAD), Danışmanı Abdullah Raşit Gülhan konuşmacı olarak yer aldı. Genelde “pek sayın, saygıdeğer, aman efenim rica ederim” gibi kelamların havada uçtuğu panelde alabildiğim tek not 3G’nin gelişiminin hayal gücü ile orantılı olacağıydı ki bunu da sanırım salonda bilmeyen yoktu. Ha bir de seyirciler arasında bulunup soru sormak maksadıyla mikrofonu alan ve 3G ile ilgili engin düşüncelerini bizlerle paylaştıktan sonra sözü yanında oturan avukatına veren Mesam Yönetim Kurulu Başkanı Ali Rıza Binboğa’dan telif hakları ile ilgili bir de özet bilgi almış bulunduk.

02.12.2008 Salı günü ise yine konular 3G’nin mobil dünyaya etkisi üzerinde döndüğünden, bence tek kayda değer toplantı Müzik & Medya 2.0: İçerik, Eğlence ve Medayanın Geleceği konulu toplantıydı. Medya futuristi, stratejist ve yazar Gerd Leonhard‘ın konuşmacı olarak katıldığı toplantı, gerçekten de adının hakkını veren ve beklentileri fazlasıyla yerine getiren bir toplantıydı. Her ne kadar müzik ağırlıklı bir sunum da olsa genelde internette bulunan tüm içeriklerin nasıl yönetilmesi gerektiği ve ne tarz gelir modellerinin uygulanabileceği ile ilgili bir konuşma yaptı Gerd Leonhard.

Günümüzde kullanıcıların müzik ve video dosyalarını çeşitli yöntemlerle download edebilmesinin, bu tarz içeriklerin bedavaymış gibi algılanmasına yol açtığını belirten Leonhard, bunu engellemek için başvurulan çeşitli yasal yollar, davalar, para cezaları ve hatta hapis cezalarının bile soruna çözüm olamadığını, sürecin sadece avukatlık firmalarına yaradığını belirtti. Bu nedenle asıl denenmesi gereken yöntemin, zaten içeriği bedava indirmeye alışmış kullanıcıların, legal yollardan ve bir kuruş dahi ödemeden istedikleri içerikleri download edebilmelerinin sağlanması olduğunu söyledi. Bunu gerçekleştirirken de izlenecek gelir modelinin içeriğin pazarlanmasındansa içerik etrafında sunulacak ürünlerin pazarlanması olduğunu vurguladı. Yani siz bir sanatçının albümünü bedava dinletirken, aynı albümün HD versiyonunu veya aynı sanatçının fan ürünlerini kullanıcılara satabilir olmalısınız. Her ne kadar başta, “madem bedavası var, neden para versin kullanıcılar” gibi düşünülse de, kullanıcıların zaten web’de satılan mp3′lere para vermek yerine bunları illegal yollardan edindiklerini göz önünde bulundurulduğunda son derece mantıklı bir yöntem olduğu aşikar. Aynı zamanda bunun gibi bazı değerli içeriklerin kullanıcılara bedava sunulmasının, ilgili web sitesine olan sevgiyi ve bağlılığı da arttıracağını belirten Gerd Leonhard, kullanıcıların sevdikleri markaların ürünlerini almayı daha çok tercih ettiklerini ve hatta onları gönüllü olarak desteklediklerini söyledi.


Müzik özelinde düşündüğümüz zaman yapımcı firmaların, eğer “bu eserlere kullanıcılar para vermeden erişirlerse neden albüm alsınlar ki?” şeklinde bir korkuları olması son derece normaldir. Ancak Leonhard’ın söylediğine göre ilk radyo çıktığında da benzer sesler yükselmiş. Fakat zaman içinde işin gerektirdiği gelir modelleri bulununca korkulan olmamış. Dolayısıyla internetteki içerik yayınının da radyo örneğini göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtti Gerd Leonhard.

Bununla birlikte reklam sektörünün de kendini yenilemesi gerektiği, daha eğlenceli daha izlenesi reklamlar yapılması ve özellikle internette bu tarz yöntemlere yer verilmesi gerektiğinden de bahsetti Leonhard. Kullanıcıların, içeriklere reklamlardan gelen gelirler sayesinde, bedava ulaşabildiklerini anlamaları durumunda ise yayınlanan reklamlara tepki göstermeyeceklerini hatta onları dinlemek/izlemekte bir sakınca görmeyeceklerini söyledi. Eğlenceli olmaları halinde ise zaten bunu yapmak isteyeceklerini belirten Gerd Leonhard, sonuç olarak yeni bir iş sektörüne eski gelir modellerinin uyarlanmaya çalışılmasının bir hata olduğunu, sektörün ihtiyacı olan özgürlük ve eğlenceye izin veren gelir modellerine geçiş yapmanın gerektiğini belirtti.

İşte iki günlük TIME serüvenim böyle geçti efenim. Bazı yerleri mümkün olduğunca uzatmamaya çalışmış olsam da alışılandan daha uzun oldu bu seferki yazım ama umarım çok canınızı sıkmamışımdır.

Galatasaray Kurtlar Vadisi’nde

Cuma, Kasım 7th, 2008

Dün akşam bir yandan Galatasaray maçını izlerken bir yandan da nargilemi tüttüreyim, kahvemi höpürdeteyim diye Yeşilköy’de bir cafeye gittim. Cafenin iki tane plazma TV’si var. Biri içeride diğeri de dışarıda. Maçı dışarıdaki TV’de vereceklermiş diye cafenin bahçesindeki masalardan birinde yerimizi aldık arkadaşlarla. “İçeride niye yayınlamıyorsunuz maçı?” diye sorduğumda, “orada Kurtlar Vadisi‘ni yayınlayacağız.” cevabını aldım. Önce pek umursamadım da sonra düşününce garip geldi. Hatta durum ilerleyen saatlerde daha da acayipleşti.

Bir kere maçın ilk dakikasına kadar kanalı değiştirmediler. Sadece maç izlemek için orada bulunan bizler de Kurtlar Vadisi izlemek zorunda kaldık bir süre. Devre arasına kadar her şey güzeldi. Devre arasında tekrar Kurtlar Vadisi’ni açtılar dışarıdaki TV’de. Ses maç esnasında iyice açılmış olduğu için, kanal değiştiğinde de bangır bangır bağırmaya devam ediyordu.

Maçı bile o denli dikkatli izlememiş insanlar, kanal değişince ekrana kilitlendiler. Ses çıkarmadan izliyorlardı. Zaten dizide de pek fazla ses çıkmıyordu. Dizi genelde poz kesme üzerine olduğundan, oyuncular bir o yana bakıp uzun kaç çatıyorlar, bir bu yana bakıp kaş çatıyorlar sonra da beylik bir laf ediyorlar ve susma devam ediyor. Yani ağırlıklı olarak zurna sesinden oluşan bir fon müziği hakimdi mekana. Bir de bizim gülüşmelerimiz..

Çünkü bence Kurtlar Vadisi komik bir dizi. Her hareket, her laf klişe ve abartı koktuğundan bence gülmemek mümkün değil. Ama koca koca adamlar oturmuş ciddi ciddi izliyorlar valla.

Bir ara içeri girdim. Bakayım oradakiler ne yapıyor diye. Onlar daha beterdi!. Tamamen dumanaltı olmuş bir yerde bir sürü erkek oturmuş, dizi seyrediyor, ara ara durumu değerlendiriyor, “vay be ne laf etti” gibi nidalar yükseltiyorlardı.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala tekrar yerime döndüm. Bir sahlep söyledim. O sırada garsona (ki sonradan anladım ki mekan sahibiymiş) “Maça ne zaman geçeceğiz? Az kaldı da…” deme gafletinde bulundum. Meğerse adam Kurtlar Vadisi’nin sırf hayranı değil bizzat kendisiymiş. Pis pis suratıma baktı ve kısa ve net bir cevap verdi: Başlayınca! Ben de “güzel cevap” deyip göz kırptım. ;) Zaten sonra sahlebi falan da başkası getirdi.

Acayip bir kitle yani. Acayip insanlar, acayip bir dizi, acayip bir mekan…

Gecenin tek güzel şeyi ise tabi ki Galatasaray maçıydı. Bi de o ne acayip maçtı ya!  :)

[vodpod id=Groupvideo.1741048&w=425&h=350&fv=]

Yassah Gardaşım!

Cumartesi, Ekim 25th, 2008

blogger banned

Dünyanın en popüler blog sitelerinden Blogger.com da mahkeme kararıyla kapatıldı. Haliyle Blogspot.com da gitti.

Kapanmaya neden olan şeyin ne olduğunu ise tabi ki de bilmiyorum, çünkü kapatılan her websitesinde olduğu gibi bunda da tek bir yazı ile karşılaşılıyor: “Bu siteye erişim mahkeme kararı ile engellenmiştir.

Yani Türkçesi “Yassah Gardaşım!

Hepimiz bu lafı hayatımız boyunca belki de binlerce kez duymadık mı?

Çocukken parka gittiğimizde salıncakta sallanırken ya da çimlerin üstünde gönlümüzce koşturup top oynarken başı kasketli, ağzı düdüklü bir amca gelip “Yassah gardaşım!” deyip bizi kovalamadı mı? Ses çıkarabildik mi? Bir şey sorabildik mi?

Hadi çocukken soramadık nedenini, çekindik, korktuk. Peki büyüyünce ne yaptık?

Televizyon kanallarımız karardığında mesela. Günlerdir beklediğimiz bir program için ekran karşısına geçtiğimizde kapkara bir ekranla karşılaştığımızda ilk olarak ne yaptık? Çoğumuz sustuk. Sadece bu olaydan birebir etkilenenler konuştu önce bizse susmaya devam ettik.

Sonra sıra diğer kanallara da gelip her kanal bir bir kapanınca bizim de kaçırdığımız programların sayısı arttı. Ancak ondan sonra birlik olup ses çıkarmayı akıl ettik. Hala tam olarak istediğimizi elde edemedik ama artık kanallar eskisi gibi zırt pırt kapanmaz oldu.

Şimdi de internetimizi karartıyorlar. Bilgi çağında, demokratik(!) toplumda, bilginin en özgür paylaşıldığı ortamı yasaklıyorlar. Bir video kaydı, bir yazı veya bir fotoğraf yüzünden yüzbinlerce içerik ile onları üretenleri, okuyanları ve paylaşanları cezalandırıyorlar. Tabi ki kitlelerle paylaşılan yayınların belli kurallara tâbi olması gerekir ama hem bu kurallar bu denli katı olmamalı hem de kurallara uyulmaması halinde kitleler cezalandırılmamalı.

Bu gidişe artık dur demek gerekmiyor mu sizce de?

14 – 20 Ağustus tarihleri arasında 400′den fazla web sitesi ve blog sahibi, mahkeme kararıyla erişime engellemeleri protesto etmek ve seslerini duyurabilmek amacıyla, kendi sitelerine erişimi engellemişlerdi hatırlarsanız. Pek çok haber sitesi de bu protestoya yer vermişti haberleri arasında.

Şimdi bunun daha büyüğünü, daha güçlüsünü, daha çok ses getirenini yapmanın tam zamanıdır!

Tepkinizin bol, sansürünüzün eksik olması dileğiyle…