Thursday, March 11, 2010

Archive for the ‘Galeri’ Category

Tek tuvalde hem fotoğraf hem resim

Posted by Patavatsız Köstebek On Kasım - 18 - 2009

eser2-ft-cbÇalışmalarını çok beğenerek takip ettiğim bir fotoğrafçıdır Can Berkol. Hayatın içinden öyle kareler yakalar ki, aynı anda aynı mekanda bulunuyor hatta aynı yöne bakıyor olsak dahi ancak Photography for Soul‘da görebilirim o kareleri. Her fotoğrafın bir de hikayesi vardır Can Berkol için. Kimi zaman bir şiirle, kimi zaman kısa bir notla vermeye çalışır o kareyi çekerken hissettiklerini. Ancak o satırlar hiçbir zaman yetmezmiş kendisine meğerse de haberimiz yokmuş.

Tam bu noktada ressam Funda Tarakçıoğlu çıkmış karşısına ve iki sanatçı bu hikayeleri görselleştirmeye karar vermişler. Can Berkol vizöründen bakmış sokaklara, Funda Tarakçıoğlu tuvallere dökmüş hikayelerini…

İki sanatçıyı aynı tuvalde buluşturan Çiftetelli adlı sergi, 21 Kasım 2009 - 04 Ocak 2010 tarihleri arasında Nişantaşı Vizyon Görüntüleme Merkezi’nde olacakmış. Açılış kokteyli de 21 Kasım Cumartesi akşamı saat 17.00′ daymış.

Ben mutlaka orada olacağım, zira bu farklı çalışmayı kaçırmaya hiç mi hiç niyetim yok.

Siz de kaçırmayın bence..

Sergi Salonu:
Vizyon Görüntüleme Merkezi
Hacı Emin Efendi Sk. Seçkin Apt. No:48  Nişantaşı  İstanbul

Emre Türkmen - Bass Project

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 12 - 2009

Geçen Salı akşamı Jazzstop‘ta Emre Türkmen‘in ilk solo performansı vardı. Ben şahsen tanımıyordum Emre Türkmen’i ama bir arkadaşım dedi ki “harika bir basçıdır, mutlaka dinlemek gerek.

“Bass Project” adı ile düzenlenen konserde Emre Türkmen tabi ki de bas gitarıyla sahnenin en ortasında yer alıyordu ve tabir-i caizse bası konuşturuyordu. Sahne oldukça kalabalıktı. Davul, klavye, gitar, saksafon, trompet… Bilenler bilir Jazzstop’ın sahnesi pek de büyük değildir ama o kadar insanı kaldırabildi vallahi helal olsun. Tabi çocuklar da biraz göt göte duruyorlardı ama olacak o kadar.

Yer dardı belki ama oynayacağım diyen bu konuyu bahane etmezmiş anlaşılan. Bir çaldılar bir çaldılar ki sormayın gitsin. Kulaklarımın pası silindi desem yeridir. Duyduğuma göre bu proje bir defa ile de sınırlı kalmayacakmış. Yakınlarda birkaç kez daha sahne alacaklarmış İstanbul’da. Ama nerede ve ne zaman olduğunu şimdilik bilemiyorum. Öğrenirsem sizinle de paylaşacağım gençler. Şimdilik aşağıdaki video ile idare edin. Kalite biraz dandik ama iş görür, bir sonraki konsere hazırlık yapmış olursunuz.

I’m Playing You

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 11 - 2009

O ne acayip filmdi yaa..!!

Gamer” dan bahsediyorum arkadaşlar. Aksiyonun dibine vurmuşlar resmen. Konu da bence harikaydı. Sanki dijital oyun dünyasının gelecekte varabileceği korkutucu noktayı gösteriyor gibiydi. Giderek daha da gerçekmiş hissi veren oyunlar, görüntüler, efektler ve oynanış biçimlerinin gelişimini gördükçe hafiften bir tırsıyor insan filmi izlerken.

gamer_movie_still_club1Efenim şimdi Gerard Butler, Amber Valletta ve Michael C. Hall ‘un başrollerini paylaştığı, Mark Neveldine ve Brian Taylor‘ın yönetmenliğini yaptığı “Gamer” adlı filmde Ken Castle adında bir adam var. Bu adam oyun dünyasına inanılmaz bir yenilik getiriyor ve “Society” adını verdiği “Second Life” tadındaki oyununda gerçek aktör ve aktristlerin, oyun karakterleri olarak kullanıcılar tarafından kontrol edilmesine olanak veriyor. Kullanıcı oyuna girdiğinde seçtiği karakteri düşünce gücüyle istediği gibi kontrol edebiliyor.(aslında nano moleküller falan var beyine enjekte edilmiş de işte orasını da filmde anlatsınlar geniş geniş) Her türlü şiddet, sapıklık, artık aklınıza ne gelirse hepsini yaptırabiliyor kullanıcılar, hem de gerçek insanlara.. Kullanıcılar oyunu oynamak için para ödüyorlar. Aktör/aktristler ise oyunun maaşlı elemanı.

gamerSonra bu Ken Castle, “Madem bu oyun tuttu o zaman bunun daha bir şiddetlisini yapayım” diyor ve “Slayers” adındaki savaş oyununu yapıyor. Böyle “Counter Strike” tadında bir oyun bu da.. Oyuncuları idam mahkumlarından seçiyorlar. Tüm turları geçen mahkumlar özgürlüklerine kavuşuyor. Ama tabi böyle bir şey o ana kadar olmuyor. Taa kii…

Orasını da söylemeyeyim.. Heyecanı kaçmasın.

Ama gençler, kan gövdeyi götürüyor filmde haberiniz olsun.. Patlayan arabalar mı istersin, kopan kafalar mı… 32 kısım tekmili birden var bu filmde. Bir de öyle acayip teknolojik aletler var ki hastası oldum.

Ha bir de unutmadan söyleyeyim film için inanılmaz uygun bir main theme seçmişler. Vallahi cuk oturmuş.

Marilyn Manson - Sweet Dreams

Some of them want to use you… Some of them want to get used by you…

Sen Yağmur Ol Ben Bulut

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 5 - 2009

Küresel ısınma, buzulların erimesi, seller, toprak kaymaları derken dünyanın hali giderek boka sarmaya başladı. Şimdi bir de GDO diye adlandırılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar çıktı başımıza ki o da nereden baksan insanın insana yapmayacağı bir şerefsizliğin önde gidenidir bence.

Türkiye’deki doğa varlıklarının korunmasına yönelik bilincin, gelişmesine ve yayılmasına katkıda bulunmaya çalışan derneklerin tanıtımını yapmak, eğrisini doğrusunu ortaklaşa saptamak, bir tür Sivil Toplum Örgütleri öncesi platform oluşturmak niyetinde olan ağaçlar.net diye bir web sitesi var. Bu duyarlı arkadaşlar “Doğa İçin Çal” adı altında bir proje yapmışlar ve 45 müzisyenin katılımıyla aşağıdaki süper bomba klibi ortaya çıkarmışlar.

Herbirinin doğdukları iller, yaşadıkları mekanlar, hayata bakışları, zevkleri birbirinden farklı olsa da tek bir amaç uğruna biraraya gelinebildiğini ve çok güzel işler çıkarılabildiğini bizlere gösterdikleri için projede emeği geçen herkese bolca teşekkür…

Bundan birkaç ay önce de “Playing For Change” adıyla dünya genelinde benzer bir proje yapılmıştı. Onu da çok beğenmiştim bunu da. Her ikisini de paylaşmasam rahat edemezdim. Çünkü dünya paylaştıkça güzel.. ;)

Duysak Diyorum

Posted by Patavatsız Köstebek On Eylül - 16 - 2009

Cemali diye bi grup vardı ya hani bi zamanlar. “Duymak İstiyorum” diye bir de şarkıları vardı onların. Kaç gündür dilimdeydi şarkı da şöyle bir rahat dinleyememiştim. Ne kadar güzel bir şarkıydı ya bu! İlk çıktığı zamanlarda koca koca siyah gözlükleri ile tanıdığımız Cemali, bu şarkıyla hafiften bir Depeche Mode tadı yakalamıştı. Şarkının girişine dikkat etsenize hele. Her an “’cause it’s no good!” diyecek gibi bir hali var.

Şimdi niye çıkaramıyorlar acaba böyle şarkıları? Çabalıyorlar da olmuyor mu? Nerede kardeşim bu Cemali?

zerrin_ozer_sahne_002Bir ara Zerrin Özer’le bir şeyler yapıyorlardı. Herhalde Zerrin Özer yedi bunları. Bir dönemki şişkinliğinin sebebi demek ki Cemali’ymiş.

Ya bu Zerrin Özer yakınlaşması Cemali’nin “Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali” tadındaki şarkısından önce miydi sonra mıydı acaba? Gerçi bu durum Zerrin Özer’in Cemali’yi hapır hupur yediği tezimi değiştirmez ama merak ettim sadece.

Zerrin Özer yemediyse de biri ya da bir şeyler yedi bu çocukların başını!

Neyse klibi izleyelim biz en iyisi. Dımdırı-dım-dıdımm

Bambaşka Bir Dünya Ağır Bana

Posted by Patavatsız Köstebek On Eylül - 2 - 2009

Geçen gün bir arkadaşım Facebook’ta iki adet video paylaşmış. Klip tadında bir şeyler. Genelde şarkı türkü videolarını pek izlemem ama, “bakalım beğenecek misiniz?” yazdığı için başlıkta, tıklayıverdim play tuşuna. Sonra bir daha tıkladım, bitince bir kez daha ve sonra yine. Döne döne dinledim aynı şarkıları. O kadar beğendim ki sizinle de paylaşayım istedim.

Her iki şarkının da sözü ve müziği Emre Sözer’e ait. Vokalde de kendisi var. Allah bilir gitarı da kendi çalmıştır. Uzun süredir Münih’te yaşayan, Çanakkale’li olmasıyla övünüp “Romanım oğlum ben, kanımda var müzisyenlik” diyen eğlenceli bir zat Emre Sözer. Son günlerde Münih’te bir yerlerde (söylemişti de unuttum :/ ) sahne de almaya başlamış müzik grubuyla. Bir trompet çalmayı öğrenmiş görüşemediğimiz son bir yılda.

Bakalım sizler şarkıları nasıl bulacaksınız. Merak ediyorum doğrusu…

Hırs Ve Ceza

Posted by Patavatsız Köstebek On Ağustos - 21 - 2009

ayca-sen-hirs-ve-cezaGeçen gün kitapçıda gezmekteydim. Şöyle rahatlatıcı, esprili, okurla adeta sohbet eden bir kitap arıyordum ki gözüme canım ciğerim Ayça Şen’im ilişti. “Bir Başyapıt -  Hırs ve Ceza” adlı kitabın kapağında Dostoyevski’nin resmini yırtıp aradan bakan bir çift göz vardı. Hiç düşünmeden aldım kitabı. Ne arkasını okudum, ne de bir iki sayfa çevirip kitabın üslubuna baktım.

35 yaşında Ece adlı bir kadının yazar olma sevdasıyla işinden ayrılması ve romanı için çalışırken başına gelenler anlatılıyor kitapta. Başına gelenler derken öyle maceralı şeyler beklemeyin. Sonuçta Ece, annesiyle yaşayan, başından talihsiz bir evlilik geçmiş, işinden ayrılmış, yazarlığın y’sinden anlamayan bir kadın. Ayrıca Ayça Şen’in deyimiyle de gerzek, çabucak köşeyi dönme ve saygınlık kazanma arzusuna sahip ve yazarlığı da bu amaca giden en kısa yol olarak seçmiş bir kadın.

Kitaptaki tüm olaylar Ece’nin ağzından anlatılıyor. Kâh annesiyle tartışıyor, kâh romanı için kısa paragraflar yazıyor. “Bir oradayım, bir burada, hayaller ortasında” tadında bir kitap.

Eğer çok merak ettiyseniz ve siz de okumak istiyorsanız bu kitabı, lütfen korsancılardan almayın. Gidin efenim bir kitapçıya ya da tıklayın bir zahmet şuraya, kaliteli baskı, hatasız dizgi ve emeğe saygının tadını çıkarın.

Mistik Keyif

Posted by Patavatsz Kostebek On Ağustos - 21 - 2009

Henüz pek hissedilmedi belki ama yakındır şehre mistik bir havanın çökmesi. Ama siz isterseniz bu süreci kısaltabilir, aşağıdaki play tuşuna tıklayarak etrafınızda mistik bir hava estirebilirsiniz.

Ramazan’ın ilk günlerinde, bünyeler oruca alışana kadar bir gerginlik olur hep. Sabahın ilk saatlerinde hissedilmez ama öğlene doğru başlar kaş çatmalar.  Akşamüstü abuk subuk şeylere sinirlenmeler alır yürür. İş çıkışı ise iftara yetişmeye çalışan boş midelerdir artık trafikte yol alan.

Ama merak etmeyin çok sürmez bu gergin hava. En çok on gün sonra alışacaktır bünyeler açlığa. Sonra yüzlerde bir huzur… Hep bir tebessüm… Birbirine yardım eden insanlar, iftar çadırları, ramazan kolileri, çeşit çeşit mahyalar… Rengarenk bir cümbüşe bürünmüş ve acımasızlığından sıyrılmış bir İstanbul.

En çok Sultanahmet’e gitmeyi severim Ramazan’da. Oruç tutmasam da giderim iftara. En kalabalık olan yerlerden birini seçerim. Sabit iftar menüsü olan bir yer olacak ama. Öyle menüden yemek falan seçmemeliyim yani. Herkes aynı şeyi yemeli. Sedir tarzı bir yer de varsa oturabileceğim değmeyin keyfime. Sonra herkesle beraber yenen yemeğin üstüne de bir orta kahve… Ohhh.. Misss….

Eski İstanbul evlerine benzetilmiş seyyar dükkanların önünde gezerim iftardan sonra elimde bir kutu lokma tatlısıyla. Mis gibi mistik havayı ciğerlerime çeke çeke giderim Sultanahmet’in karşısında Ayasofya’nın sağında kalan cafe’ye. Şanslıysam eğer Semazen gösterisi vardır orada. Önce bir nargile söylerim, yanına bir orta Türk kahvesi daha. Oturur izlerim semazenleri Ayasofya’nın gölgesinde, Sultanahmet’in ışıkları altında.

Bu Ramazan da mutlaka gideceğim bahsettiğim yerlere. Tavsiye ederim siz de gidin. Pişman olmayacaksınız. Hem bakarsınız karşılaşırız belki orada, karşılıklı nargile tüttürürüz.

Hepinize keyifli Ramazanlar!

Yeşilköy’ün Günay Ablası

Posted by Patavatsız Köstebek On Ağustos - 11 - 2009

Geçen pazar akşamüstü evde oturuyorum. Hava da nasıl sıcak. Pişmişim resmen. Hemen kendimi duşa attım. Tam yeni ıslanmıştım ki, telefon çaldı. “Yeşilköy’deyiz. İlle gel.” diyordu uzun süredir görmediğim ve haliyle çok da özlediğim bir arkadaşım. Dedim “ıslağım şu an sonra konuşalım” ama o ille de ısrar ediyordu. “Bir kahve içip, kaçacağız ya!

Apar topar hazırlandım hemen gittim yanlarına. Güzel bir cafe’de oturmuşlardı. Ama bana içecek bir şey ısmarlama fırsatı bırakmadılar. “Canımız rakı çekti, haydi balıkçıya gidelim.” dediler. Zaten cuma akşamından beri kendini rakılı alemlere vermiş bünyem, dünden hazırdı bu teklife. “Tabi canım, kahve de neymiş…” diyerek koşaradım uzaklaştık bulunduğumuz yerden. Sonra garson geldi. “Hop!” dedi. Dedik “hesap lütfen…” :)

İndik sahile dolaşmaya başladık. Tekne’ye mi gitsek, Elios’a mı? Mare Nostrum kapanmasaydı da oraya gitseydik, lavunya yerdik.” falan diye konuşurken tabi ki de “sana gitme demeyeceğim ama gitme lavunya” şarkısını da mırıldanıyorduk bir yandan. Derken süper cin bir fikir geldi birinden: “Günay Abla’ya mı gitsek?”

Daha önce hiç gitmemiştim Günay Abla’nın Yeri‘ne. Hep önünden geçiyordum da bir türlü oturup da yemek yemek kısmet olmamıştı. Yeşilköy’de Mado’nun karşısındaki arasokağa yani nargileceilerin olduğu sokağa girince The Stones’un karşısındaki şirince yer, Günay Abla’nın Yeri. Her akşam da canlı müzik var. Biz oradayken kadife sesli bir abimiz uduyla süper TSM çalıyordu.

Günay Abla da masamıza uğradı. “Merhaba ben Abla” dedi. Bu vesileyle de tanışmış olduk kendisiyle. Çok tatlı bir hanım Günay Abla. Gözlerinin içi her daim gülüyor. Seviyor misafirleriyle beraber olmayı, sohbet etmeyi. Bir de muhabbetşinas ki… 10 numara!

Rakısıydı, mezesiydi derken oldukça keyifli vakit geçirdik Günay Abla’nın Yeri’nde. Yolunuz düşerse, siz de bir akşam uğrayın, bir kadeh rakı için benim için. Günay Abla’ya da selam söyleyin.

Hugolelülelülüüü

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 23 - 2009

Hani bir ara “Hugolelülelülüüü” diye bağıran koca kulaklı şirin bir yaratık vardı ya… Hoplaya zıplaya dağ bayır gezerdi de Cadı Sila‘dan çoluğunu çocuğunu kurtarmaya çalışırdı. Ne acayip oyundu o! Tolga Gariboğlu diye eğlenceli bir adamın sunduğu programı arardı veletler, telefonun tuşlarına basıp yönlendirirlerdi Hugo’yu.

İşte o oyunun bir de Amiga versiyonu vardı. Bir gün bir arkadaşımın evine Amiga oynamaya gittiğimizde “Bakııınnn, ne aldı babam banaaaaa!!” diye bir çıkardı Hugo’nun oyununu… Heyyoooo, nasıl da delirmiştik. Hergün TV’de izlediğimiz yerden bitme kahramanımızı bu sefer biz yönlendirecektik. “Hadi” dedik “yükleyelim de oynayalım bir an önce oyunu“. Taktık disketleri yüklemeye başladık ama bitmek bilmiyordu. Yüzlerce disket… Yükle anam yükle!! Sıkıldık tabi ama yine de merak vardı işin ucunda. Acaba Hugo “hadi çufçuflayalım” falan diyecek miydi?

Neyse efenim uzun süren çabalar sonucunda yükleme işlemini tamamlayıp oyunu açtığımızda Hugo’nun ingilizce konuşmaya başlamasıyla bir anda yıkılmıştık. Oysa Tolga abi’nin sunduğu programda ne acayip şeyler söylerdi Hugo.

O olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra bugün webde gezerken Çelik Çomak adlı yeni bir oyun sitesinde Hugo’nun oyununa denk gelince bir fena oldu içim. Bir anda eski günlere gittim. Ne günlerdi be!

Kafadan yarım saatten fazla oynadım Hugo’nun oyununu. Sağa sola zıpladım, elmasları topladım, Hugo’yu şatoya ulaştırdım. Mutlu oldum resmen :)

hugo-galeri

Tabi celikcomak.com beni bu denli mutlu edince siteyi biraz daha turlamamak olmazdı. Dolayısıyla diğer oyunları da gezdim. Boks maçı da yaptım, araba yarışı da hatta öyle eğlenceli bir bowling oyunu buldum ki sırf biraz daha gülmek için dakikalarca labut devirdim. Güzel ve eğlenceli bir site olmuş yani Çelik Çomak.

Yapanların ellerine sağlık!