Festival kafasını seven biriyimdir. İki gün boyunca çayır çimen takılmayı, konserden konsere koşmayı, yanında da biramı hüpletip abuk subuk dolanmayı çok severim. Bu yüzden Rock’n Coke başladı beri sıkı takipçilerinden biri de ben olmuşumdur. Hezarfen’in göl manzaralı festival alanında kimbilir kaç litre alkol tüketmiş, kaç milyon kez hoplayıp zıplamışımdır.
Bu seneki festival, bildiğiniz gibi, İstanbul Park’taydı. Afişlerini gördüğüm günden beri şehre uzaklığı nedeniyle çok soğuk yaklaşmıştım Rock’n Coke 2009‘a, zira her ne kadar adında İstanbul kelimesi geçse de İstanbul Park çakalın bok bıraktığı yerde. Ama ne yaparsın ki merak işte… Gitmeden duramadım, bir de Coca-Cola davetiye göndermiş sağolsun…
Kaltık efenim arkadaşlarla gittik biz de İstanbul Park’a. Taksim’den festival alanının otoparkına varmamız 45 dakika sürdü. Gayet güzel bir zamanlamaydı bence. Fakat otoparkten konser alanına girmemiz de, bilet vs.. kontrolleri hariç, en az o kadar sürünce dedim “bu işte bir terslik var“.
Tersliğin nedeni ise kısa sürede anlaşıldı. Öyle abuk bir yerleşim planı vardı ki festivalin. Zat-ı muhteremler demişler ki herhalde “Madem bozkırın ortasında geniş bir alanımız var. O zaman otoparkı ebesinin nikahına yapalım, kamp alanını da otoparktan mümkün olduğunca uzağa koyalım ki arabada bir şey unutan sefil kampçılar saatlerce yürüyüp perişan olsunlar. Konser alanını da ikisinin ortasına koyalım ki önce arabaya sonra çadıra uğrayıp buraya varmak nereden baksan 1,5 saat sürsün.”
Şaka gibi!!!
Neyse efenim… Arabadan inip de uzun bir yolu yayan teptikten, köprüler aşıp türlü kontrollerden geçtikten sonra bir Welcome Drink ikram etti Coca-Colacılar. Allah’ın sıcağında o kadar yürüdükten sonra dil damak kurumuştu tabi, iyi geldi Cola’lar ama malesef iki yudum alabildim sadece. Çünkü konser alanına servisle gitmek gerekiyordu ve servise de içecekle almıyorlardı. Yani hem durup dururken elimize içecek tutuşturuyorlar, sonra da “içecekle binemezsiniz ama beyefendi” diyerek azarlıyorlardı. Sanki serinletmek için değil de fırça kaymaya bahane olsun diye dağıtıyorlardı Cola’ları.
Servise bininceyse dünyası değişiyordu insanın. Yol boyunca Rock FM dinleyip kendini azmaya programlayan bünyeler, yürüyüş sırasında sanki yeterince darbe almamış gibi, bir de servis şöförü indiriyordu darbeyi. Sıcak, havasız, penceresiz okul taşıtı tadındaki servislerde Ebru Gündeş’ten başka sanatçı dinlenemiyordu ki bu da zaten bünyedeki tüm gazı alıveriyordu. Servisten indikten sonraysa 10 dakikalık yokuş tırmanışı bekliyordu bizleri. O engeli de aşıp festival alanına vardığımızda bir yarabbi şükür çektik vallahi ne yalan söyleyeyim. Bize bugünleri de gösterdi Rab’bim.
Festival alanı Hezarfen’den hatırladığımız şekildeydi. Yine iki adet sahne (bu sefer alternatif sahnenin adı Burn değil, Zero idi), türlü yemek alanları ve lunapark oyuncakları ile ufak tefek standlar… Yalnız Hezarfen’den farklı öyle önemli bir nokta vardı ki onu es geçmek mümkün değil. Her yer asfalt!!
Öğlen sıcağında o asfalt nası yakıyordu insanın ayaklarını da yüzünü de anlatamam. Yere oturmak zaten mümkün değildi, dokunmaksa imkansız. Çeşitli çim alanlar yapmışlardı gerçi, böyle kare kare toprak-çim kesitlerini getirip halı gibi sermişlerdi ama koca alanda ufacık noktalardı yeşillik olan. Ki onlar da asfaltın üzerine serildiklerinden toprağın sahip olduğu esneme payı bunlarda yoktu. E tabi bu da oturunca insanının totosunun acımasına neden oluyordu. Bir de ikinci günün sonunda hiç de toprak gibi kokmuyordu o çimlik alanlar, onu da belirteyim efenim naçizhane bendeniz.
2 günlük festival boyunca, konserler sağolsun, fena vakit geçirmedim. İlk gün Sakin ve Duman’ı önlerden izledim, Nine Inch Nails’ı arabaya uğramam gerektiği için otopark yolculuğu nedeniyle kaçırdım, Prodigy’de de kendimi kaybettim.
Ertesi günse ilk gün yaşadığım sıkıntılardan dolayı ettiğim tonla küfüre rağmen Hayko Cepkin konseri sayesinde motive oldum aynı eziyetleri tekrar çekmeye. Manga vs. Cartel ile başlayan konser maratonumuz, Allah’ın sıcağında asfaltın üstünde ve yüzlerce kişinin tam ortasında Hayko Cepkin konseri, ardından Razorlight ve connectionlar sayesinde sahne önünden izlenen Kaiser Chiefs ve Linkin Park ile devam etti.
Konserlerden çok keyif aldım. Ayrıntılarını ve foto – videolarını daha sonra paylaşacağım ama genel olarak şunu söylemek isterim ki daha da İstanbul Park’a gitmem!! Bundan sonraki festival programında öyle acayip, öyle şaka gibi gruplar olması gerekir ki gitmemek opsiyonunu ortadan kalksın. Ancak o zaman aynı eziyete bir daha katlanabilirim.
Ya da yine eski günlerdeki gibi Hezarfen’e dönerler, ne gam kalır ne keder. Festival ruhunu dibine kadar, dertsiz tasasız yaşar, ardından tebriklerimizi sunarız yine bu sayfadan.