Archive for the ‘Güncel’ Category

Bugün 23 Nisan

Cuma, Nisan 23rd, 2010

Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.

Hani  23 Nisan’larda çocuklar oturur ya makam koltuklarına, benim döner sandalyeme de Beyza oturdu bugün. Beyza, Mimar Sinan Okulları öğrencilerinden ve 5. sınıfa gidiyor. Ayrıca kendisine ait bir de blogu var: Beyza’dan Haberler

Beyza sizlerle kendi hazırladığı bir slaytı paylaşmak istemiş ve bir de kocaman sevimli gülümsemesini.. İyi bayramlar Beyza, 23 Nisan kutlu olsun çocuklar.. :)

Beni Seç Beni Seç!

Cuma, Eylül 4th, 2009

berklee_logoMüzik eğitimi ile ilgilenenler duymuşlardır, Berklee Müzik Akademisi diye bir akademi var. Dünyanın sayılı akademilerinden biri. Acayip yetenekli adamları keşfedip, süper donanımlı hale getiriyorlar ve bu adamlar da bizim kulağımızın pasını siliyorlar. Boston’daki bu güzide akademi, yıllardır dünyanın çeşitli yerlerinde öğrenci avına çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da sanki Türkiye’de müzikten anlayan, keşfedilmeye değer yetenek yokmuş gibi caanım ülkemi yıllardır es geçiyor.

emir-cerman-sbHatta Emir Çerman olmasa, geçen dönem akademi tarihinin en yüksek Türk öğrenci sayısına ulaşılmış olmasına rağmen Berklee yetkilileri Türkiye’yi es geçmeye devam edeceklermiş. Emir Çerman adındaki yetenekli müzisyen arkadaşımız  üşenmemiş, uzunca bir süre uyandırmaya çalışmış hocaları mevzuya. Kendi deyimiyle “kapılarından ayrılmamış“, benim deyimimle ise yememiş içmemiş sunumlar hazırlamış, toplantılar düzenlemiş ve ne yapmış ne etmiş yetkililere, Türkiye’yi de seçme yapılacak ülkeler listesine aldırmayı başarmış.

Efenim Modern Müzik Akademisi‘nin evsahipliği yapacağı İstanbul seçmeleri 25-26 Kasım tarihlerinde olacakmış. 23-24 Kasım’da da sınavlar hakkında ön bilgiler ve alıştırmalar… Ayrıca ücretsiz seminerler ve atölye çalışmaları ile tanıtım toplantıları da yapılacakmış ve herkesin katılımına açık olacakmış. Yani benim gibi tıngır mıngır gitar çalarak kendini müzisyen sanan garibanlar da, ucundan accık da olsa, Berklee’nin tadını alacaklarmış.

Daha fazla bilgi almak isteyenler için basın bülteni burada.

Seçmelere katılmak isteyenler içinse, müracaat: Müdüriyet.

Şerefsiz Piçler

Salı, Eylül 1st, 2009

inglorious basterdsSinemalara geldiği 21 Ağustos tarihinden beri koşa koşa gidip izlemek istediğim bir filmdi “Soysuzlar Çetesi“. Kısmet bugüneymiş.

Efenim filme gitmeden önce konu ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Sadece Nazilerle ilgili bir film olduğunu biliyordum, o kadar. Ne filmle ilgili yazılanları okudum ne de kamera arkası görüntülerini izledim. Hatta fragmanını bile izlemekten kaçındım. Filmi daha önce izleyen arkadaşlarıma da bana konu ile ilgili bir şey söylememelerini tembihledim. Bu taktik, benim aşırı merak ettiğim her film için uyguladığım bir taktiktir. Perdede gördüklerimin tamamen sürpriz olmasını isterim.

Zaten hastası olduğum Quentin Tarantino’nun bu filmdi de her yönden harikaydı. Kurgu, çekimler, renkler, sahneler… Her şey mükemmeldi. Hele ki film müzikleri… Yine harika şarkılar seçilmiş film için ve yine çok doğru sahnelerde kullanılmış.

Oyunculuk ise tabi ki de çok başarılıydı. Brad Pitt‘in oyunculuğu bir yana, film boyu kullandığı aksanına bayıldım. Ama özellikle Hans Landa rolündeki Christoph Waltz‘a hayran kaldım. O kadar güzel oynuyor ki, “şaka herhalde” diyor insan içinden. Ayrıca Hans Landa’nın sorgular esnasında kullandığı tekniklere de hasta olmadım desem yalan söylemiş olurum.

Shosanna Dreyfus rolündeki Mélanie Laurent, Joseph Göbels rolündeki Sylvester Groth ve çok sevdiğim ve perdede adını görünce içimden “yuppi” dediğim, Hugo Stiglitz rolündeki Til Schweiger bence rollerinin hakkını katbekat vermişler. Adolf Hitler rolündeki Martin Wuttke ise elinden geleni yapmış, belki kimilerine göre çok da güzel oynamış ama Hitler rolü denince benim aklıma “Der Untergang“‘daki müthiş hatta inanılmaz oyunculuğu ile Bruno Ganz geldiği için ister istemez ve hatta malesef Bruno:1 – Martin:0…

Tarihi karakterleri barındıran bir film olmasına rağmen kendini tarihe bağlı kalmak zorunda hissetmemiş olması, filmin en sevdiğim yanlarından biri oldu. Aksi takdirde yine bildik bir Nazi filmi izlemiş olacaktık. Ayrıca hikayenin Nazi Almanyası yerine Paris’te geçiyor olması da ayrı bir güzellik. Ayrıca filme ingilizce kadar Avrupa dillerinin de hakim olması kulaklarımı şenlendirdi doğrusu. Uzun süredir Almanca’nın bu denli yoğun konuşulduğu bir film de izlememiştim, duymak iyi geldi. Hemi de Hochdeutsch :)

Tarantino, film içinde hoş sürprizler yapmanın yanı sıra kendine ait imzaları çakmaktan da geri kalmamış. Yine chapter by chapter anlatım, bol kan, gerçekçi vahşet ve tabi ki ayaklar…

quentin-tarantinoEğer ki Tarantinosever bir şahsiyetseniz kesinlikle kaçırmayın bu filmi. Büyük ve kaliteli bir perdede izleyin filmin keyfine varın. Kızlar, siz de lütfen kan-man gördüğünüzde ıyk, vıyk demeyin, perdede gördüklerinizin üzerinizde denenmesine zemin oluşturmayın!! Höyt!

Ha bu arada yazıyı yazarken bir yandan da filmin soundtrack’ini arıyordum. Onu da buldum. Hatta bulmakla da kalmadım, indirdim bile. İsterseniz siz de buradan indirebilirsiniz. Bu da size kıyağım olsun. ;)

Saki’n Coke

Çarşamba, Temmuz 22nd, 2009

Rock’n Coke 09‘un ilk günü, kalabalığın arasına dalarak izlediğim ilk konser Sakin konseriydi. Zar zor bulduğum gölgelik ve yumuşak alanımdan kalkıp, WC’lerin yanındaki Zero sahnesine gittim. Konser alanına girer girmez sahnede Sakin’i, etraftada da sakinlikten eser kalmayan Sakinseverleri gördüm. Hemen aralarına daldım ve ben de başladım onlarla bağırmaya: “Burnum omzunda...”

Yine harika bir sahne performansları vardı ve yine süper şarkıları ile beni benden almayı başardılar. Bu çocukları tebrik etmemek, ayakta alkışlamamak mümkün değil.

Alkış!

Yalnız, “Sentetik Sezar” çalarken bir arkadaşım dedi ki “Abi, ben bu şarkının sözlerine çok takığım ya! Ne demek istiyor bu adam? Aklıma türlü türlü şeyler geliyor vallahi!

Hakikaten de dikkatlice dinledikten sonra benim de beynim zararlı çağrışımlara gark oldu. Siz de dikkatlice bir okuyun bakalım sözleri, merak ediyorum siz ne anlayacaksınız?

…..
Örtük yüzüm diz çökerken
Göster beni aletin doluyken
Dök üstüme sıcak suyunu

…..

Efenimm???

Dert’n Coke!

Pazartesi, Temmuz 20th, 2009

Festival kafasını seven biriyimdir. İki gün boyunca çayır çimen takılmayı, konserden konsere koşmayı, yanında da biramı hüpletip abuk subuk dolanmayı çok severim. Bu yüzden Rock’n Coke başladı beri sıkı takipçilerinden biri de ben olmuşumdur. Hezarfen’in göl manzaralı festival alanında kimbilir kaç litre alkol tüketmiş, kaç milyon kez hoplayıp zıplamışımdır.

Bu seneki festival, bildiğiniz gibi, İstanbul Park’taydı. Afişlerini gördüğüm günden beri şehre uzaklığı nedeniyle çok soğuk yaklaşmıştım Rock’n Coke 2009‘a, zira her ne kadar adında İstanbul kelimesi geçse de İstanbul Park çakalın bok bıraktığı yerde. Ama ne yaparsın ki merak işte… Gitmeden duramadım, bir de Coca-Cola davetiye göndermiş sağolsun…

Kaltık efenim arkadaşlarla gittik biz de İstanbul Park’a. Taksim’den festival alanının otoparkına varmamız 45 dakika sürdü. Gayet güzel bir zamanlamaydı bence. Fakat otoparkten konser alanına girmemiz de, bilet vs.. kontrolleri hariç, en az o kadar sürünce dedim “bu işte bir terslik var“.

Tersliğin nedeni ise kısa sürede anlaşıldı. Öyle abuk bir yerleşim planı vardı ki festivalin. Zat-ı muhteremler demişler ki herhalde Madem bozkırın ortasında geniş bir alanımız var. O zaman otoparkı ebesinin nikahına yapalım, kamp alanını da otoparktan mümkün olduğunca uzağa koyalım ki arabada bir şey unutan sefil kampçılar saatlerce yürüyüp perişan olsunlar. Konser alanını da ikisinin ortasına koyalım ki önce arabaya sonra çadıra uğrayıp buraya varmak nereden baksan 1,5 saat sürsün.

Şaka gibi!!!

Neyse efenim… Arabadan inip de uzun bir yolu yayan teptikten, köprüler aşıp türlü kontrollerden geçtikten sonra bir Welcome Drink ikram etti Coca-Colacılar. Allah’ın sıcağında o kadar yürüdükten sonra dil damak kurumuştu tabi, iyi geldi Cola’lar ama malesef iki yudum alabildim sadece. Çünkü konser alanına servisle gitmek gerekiyordu ve servise de içecekle almıyorlardı. Yani hem durup dururken elimize içecek tutuşturuyorlar, sonra da “içecekle binemezsiniz ama beyefendi” diyerek azarlıyorlardı. Sanki serinletmek için değil de fırça kaymaya bahane olsun diye dağıtıyorlardı Cola’ları.

Servise bininceyse dünyası değişiyordu insanın. Yol boyunca Rock FM dinleyip kendini azmaya programlayan bünyeler, yürüyüş sırasında sanki yeterince darbe almamış gibi, bir de servis şöförü indiriyordu darbeyi. Sıcak, havasız, penceresiz okul taşıtı tadındaki servislerde Ebru Gündeş’ten başka sanatçı dinlenemiyordu ki bu da zaten bünyedeki tüm gazı alıveriyordu. Servisten indikten sonraysa 10 dakikalık yokuş tırmanışı bekliyordu bizleri. O engeli de aşıp festival alanına vardığımızda bir yarabbi şükür çektik vallahi ne yalan söyleyeyim. Bize bugünleri de gösterdi Rab’bim.

Festival alanı Hezarfen’den hatırladığımız şekildeydi. Yine iki adet sahne (bu sefer alternatif sahnenin adı Burn değil, Zero idi), türlü yemek alanları ve lunapark oyuncakları ile ufak tefek standlar… Yalnız Hezarfen’den farklı öyle önemli bir nokta vardı ki onu es geçmek mümkün değil. Her yer asfalt!!

Öğlen sıcağında o asfalt nası yakıyordu insanın ayaklarını da yüzünü de anlatamam. Yere oturmak zaten mümkün değildi, dokunmaksa imkansız. Çeşitli çim alanlar yapmışlardı gerçi, böyle kare kare toprak-çim kesitlerini getirip halı gibi sermişlerdi ama koca alanda ufacık noktalardı yeşillik olan. Ki onlar da asfaltın üzerine serildiklerinden toprağın sahip olduğu esneme payı bunlarda yoktu. E tabi bu da oturunca insanının totosunun acımasına neden oluyordu. Bir de ikinci günün sonunda hiç de toprak gibi kokmuyordu o çimlik alanlar, onu da belirteyim efenim naçizhane bendeniz.

2 günlük festival boyunca, konserler sağolsun, fena vakit geçirmedim. İlk gün Sakin ve Duman’ı önlerden izledim, Nine Inch Nails’ı arabaya uğramam gerektiği için otopark yolculuğu nedeniyle kaçırdım, Prodigy’de de kendimi kaybettim.

Ertesi günse ilk gün yaşadığım sıkıntılardan dolayı ettiğim tonla küfüre rağmen Hayko Cepkin konseri sayesinde motive oldum aynı eziyetleri tekrar çekmeye.  Manga vs. Cartel ile başlayan konser maratonumuz, Allah’ın sıcağında asfaltın üstünde ve yüzlerce kişinin tam ortasında Hayko Cepkin konseri, ardından Razorlight ve connectionlar sayesinde sahne önünden izlenen Kaiser Chiefs ve Linkin Park ile devam etti.

Konserlerden çok keyif aldım. Ayrıntılarını ve foto – videolarını daha sonra paylaşacağım ama genel olarak şunu söylemek isterim ki daha da İstanbul Park’a gitmem!! Bundan sonraki festival programında öyle acayip, öyle şaka gibi gruplar olması gerekir ki  gitmemek opsiyonunu ortadan kalksın. Ancak o zaman aynı eziyete bir daha katlanabilirim.

Ya da yine eski günlerdeki gibi Hezarfen’e dönerler, ne gam kalır ne keder. Festival ruhunu dibine kadar, dertsiz tasasız yaşar, ardından tebriklerimizi sunarız yine bu sayfadan.

Bugün Benim Doğumgünüm

Çarşamba, Temmuz 1st, 2009

pastaŞaka gibi ama ben bugün 1 yaşımı doldurdum.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu bir senede 124 yazı yayınlamışım. Bunların 35 tanesinin de PataSong olduğunu düşünürsek 89 adet dolu dolu yazı… Bundan bir sene önce birisi bana gelse ve deseydi ki “Sen 4 günde bir yazı yazabilirsin, PataSong’ları saymıyorum bile…” derdim ki “Abuk subuk konuşup adamın asabını bozma leayn! Ben kim o kadar kelimeyi ardarda dökmek kim?” Bugün ise 4 günde 1 yazı ortalamasının çok düşük olduğunu, bunu aslında 2 günde 1′e indirebileceğimi düşünüyorum.

Bu arada sizlerden gelen 77 adet yoruma da çok çok teşekkür ederim. Bilmenizi isterim ki her gelen yorum, yeni yazılar yazmam konusunda beni motive etti. Ne zaman admin panelimde onay bekleyen bir yorum görsem çocuklar gibi şen oldum.

Yorum yazan elleriniz dert görmesin inşallah.. :)

Ben yazmaya devam edeceğim, siz de okumaya devam ederseniz bunun gibi daha çoook yıl deviririz birlikte.

Bye Bye Jacko!

Cuma, Haziran 26th, 2009

İçimde büyük bir kaybın acısı var. Sanki bugün kalbimden bir parça koptu. Çocukluğumdan bugünüme hayatımın önemli bir kısmında imzası bulunan Michael Jackson’un artık hayatta olmadığını bilmek canımı acıtıyor.

michael-jackson-moonwalkBiz küçükken Moonwalk yarışmaları yapardık. Koyardık Bad albümünü, Michael Jackson’ın danslarını taklit ederdik. Üç – beş velet parkenin üstünde kaymaya çalışırdık. Eci-vici-vokki‘yi defalarca dinler sözlerini anlamaya çalışırdık. Anladığımız kadarıyla da eşlik ederdik şarkılara uydurma bir ingilizce ve avaz avaz bir sesle.

Sonra bir gün Michael, İstanbul’a geldi konsere. İnönü’deki konsere gidebilmek için çıldırıyorduk. Ama en büyüğümüz 13 yaşında olunca stadyum konseri için ailelerimizden izin almamız mümkün olmadı. Biz de haliyle ortalığı birbirine kattık. Ağladık, tepindik, çocukça küfürler sarfettik böyle aptal salak gibisine… Ama tabi ki de bizi takan yoktu. Sonra tam konser günü hadi hazırlanın gidiyoruz dediler. Biz de konsere gidiyoruz sanmıştık. Halbuki Fame City‘e gidiyormuşuz. Yolda konsere gitmediğimizi anlayınca çok bozulmuştuk ama Fame City’e girince de tabi ki konser falan kalmamıştı akıllarda.

Bir de Moonwalker diye bir film yaptı Michael. Hani böyle yerlere kadar eğiliyordu da düşmüyordu. Amma tartışmıştık o olayı. Kimimiz “adamda harika bir denge kabiliyeti var“, kimimiz “orada ip var”, kimimiz de “ayakkabıların altında mıknatıs var ondan düşmüyor” diyorduk. Hala bilmiyorum nasıl yaptıklarını, zaten bilmek de istemiyorum. Yoksa büyüsü bozulur, oysa ben her gördüğümde ağzım açık kalsın istiyorum.

michael-jackson-moonwalk-segaBu filmin bir de oyununu yapmışlardı daha sonra Sega oyun konsolunda. Aramızdaki en fanatik Michael hayranı arkadaş da hemen almıştı bu oyunu. Biz de sabah akşam demeden onun evine doluşup, Moonwalk yapıp bonus topluyorduk. Annesi de yazık meyve suyu kurabiye falan taşıyıp duruyordu bize.. Canım yaaa!

Büyüdükçe Michael’dan uzaklaştı herkes. Rock starları dururken Michael Jackson’ı seviyorum demek yadırganır oldu. Halbuki o kraldı. Müzik dünyasına pek çok şeyi o katmıştı. Daha 6 yaşındayken Jackson’s Five grubuyla toplu ve senkronize dans şovları yapıyorlardı. Tek başına sahnelere çıktığı zamanlarda ise arkasında 30 kişilik dans ekipleriyle inanılmaz şovlar yapıyor, kendine has figürleri ile dans dünyasına imzasını atıyordu. Ondan sonra pek çok sanatçı benzer şeyleri yapmaya başladı. Bugünse arkasında dans grubu olmayan popçuya popçu denmiyor.

Michael’dan önce pop klipleri şarkıları tanıtmak amaçlı kullanılan videolardı. Ama Thriller, Beat It ve Bad gibi kısa film tadındaki klipler sonrasında müzik videosunun da tanımı değişti. Albümlerine, konserlerine tanıtım filmleri çekmeyi de ihmal etmeyen Michael Jackson, History albümü için çektiği tanıtım filmiyle de bu işin de kralının kendisi olduğunu gösteriyordu.

Video: Michael Jackson – History

Star dediğin ulaşılmaz olandır. O uzakta ve parlaktır. Işığı o kadar güçlüdür ki başka yöne bakamazsın. Ona dokunmak istersin ama yapamazsın. Michael Jackson öyle işler yaptı ki hep uzakta hep ulaşılmaz oldu. O en tepedeydi, en iyisiydi. Star olmayı sonuna kadar hakketti. Her ne kadar son yıllarını problemlerle geçirmiş olsa da o hala star ve şimdi gökyüzünün en güzel en parlak yerinde.

Nur içinde yat Michael…

Aşk-ı Sertab

Cuma, Haziran 19th, 2009

beren-saatÖyle çok fazla dizi izleyen biri değilimdir. Ama zaplarken gördüğüm vakit takıldığım diziler var. Aşk-ı Memnu da bunlardan biri.

Türkiye’nin Yıldızları yarışmasından beri severek daha doğrusu bayılarak izlediğim biri var ki o da zaten bu dizinin başrol oyuncularından. Evet efenim itiraf ediyorum TV’de Beren Saat’i gördüğüm zaman kanalı değiştiremiyorum. Aşk-ı Memnu’ya olan ilgim de zaten bu güzel bayandan kaynaklanıyor.

Dün akşam da yine kanallar arasında gezinirken Kanal D’ye takılıp kaldım. Fakat bu seferki neden yalnızca Beren Saat değildi. Sezon finalinin duygusal görüntülerine eşlik eden “Bu Böyle” şarkısı ekrana kilitlenmemin en büyük nedeniydi.

İlk dinlediğimde de beğenmiştim şarkıyı ama dün akşamki kadar etkilenmediğimi  de söylemem gerek. Dizinin en doğru yerinde, birbirinden güzel sahneler eşliğinde Türkiye’nin en özel seslerinden birinden “O zor günler solan güller…” diye başlayan şarkıyı dinlemek büyük keyifti.

Sertab Erener’in geçtiğimiz günlerde çıkan maxi-single’ı “Bu Böyle” nin 5 farklı versiyonu mevcut albümde. Benim favorimse dizide de kullanılmış olan akustik versiyon.

Dün akşamki görüntüleri kaçırmış olanlar ya da tekrar izlemek isteyenler buyursunlar bir de buradan yaksınlar…

Video: Sertab Erener – Bu Böyle (Aşk-ı Memnu’dan görüntülerle)

Mighty Sultans

Pazartesi, Haziran 8th, 2009

IAFL-Final-AfisDün Türkiye Profesyonel Amerikan Futbol Ligi final maçı vardı. İki yiğit takım çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane. Vefa Stadı’nda yapılan final maçında Boğaziçi Sultans‘ın rakibi İstanbul Cavaliers (İAFK) idi.

16.30 da başlayan maç 3 satten fazla sürdü. Ancak 3 saatin sonunda kazanan taraf, son 10 dakikaya kadar maçı geride götürmesine rağmen inancını hiç yitirmeyen, Boğaziçi Sultans oldu.

Genelde Amerikan Futbolu maçlarında tribünler pek dolmaz. Oyuncuların arkadaşları bile bir bahane uydurup, maçları izlemeye gelmezler. Belki kuralları bilmediklerinden, belki oyunu çözemediklerinden, belki de maçlar çok uzun sürdüğünden dolayı… Ama kardeşim biz biliyoruz da mı izliyoruz?!?

İzledikçe öğreniyoruz, öğrendikçe daha da bir seviyoruz. Önceleri bir touchdown bilirdim bir de yard hesabını. Şimdi Linebacker‘dı, QB‘ydi derken NFL 2009‘da zaferden zafere koşuyorum.

Efenim dün Boğaziçi Sultans kaşkolunu kapıp tribündeki yerini alanlardan biri de bendim. Stada gittiğimde maç başlamak üzereydi ama Boğaziçi’nin Holiganları henüz gelmemişlerdi stada. İstanbul Cavaliers taraftarları ise meydanı boş bulmuşlar bağırıp duruyorlardı.

Sonra uzaklardan bir yerlerden davul sesleri gelmeye başladı. “Alemin kralı geliyor” tezahüratı eşliğinde stada geldi holiganlar ve tribünün sağ tarafında, tam da benim bulunduğum yere konuşlandılar. Bir anda önüm,arkam,sağım,solum holigan oldu. Boğaziçi oleeeyyy!!

Maçın hemen başlarında iki touchdown yapınca İAFK, sessizleşti biraz bizim oralar. Sultans’ın da morali bozulmuştu. Hiç yapmadıkları hataları yapar oldular, taa ki ilk touchdown’u yapıp şeytanın bacağını kırana kadar. Ondan sonrası da zaten uh, ah oley, uh ah oley…

AFK taraftarları sessizleşirken bizim taraf coştukça coşuyordu. Hatta dışarıdan takviye kuvvetler bile gelmişti. Maç Karagümrük’te olup, stadın kapıları da açık olunca holiganlara apaçilerin katılması da kaçınılmaz oldu. Önce bir gaza geldi herkes, kolkola bağırmaya başladı ama sonra tezahüratların rengi değişmeye başlayınca sustu Boğaziçi taraftarı. Şovlarını tek başlarına sürdürmeye çalışan apaçiler, şarkılarıyla akılları sıra Boğaziçili kızları etkilemeye çalıştılar bir süre ama sonradan dank etmiş olmalı ki; sahada ter döken tosuncukların çoğu bizim kızların ya sevgilileri ya da abileriydi. Bu güzide farkındalık, tribünlerin tekrar Boğaziçililer tarafından yönlendirilmesini ve herkesin onlara eşlik etmesini sağladı. Sesler gene yükselmiş, kaşkollar sallanmaya başlamıştı.

Şampiyon Boğaziçi Sultans Kupa ve Madalyalar

Artık maçın sonu yaklaşmıştı ama beklenen touchdown bir türlü gelmiyordu. Yok sarı bayraktı yok efenim yard cezasıydı derken son 10 dakikaya girilmiş ancak fark hala kapanmamıştı. Ha bu arada 10 dakika dediysem, kafadan yarım saat yani… Sesleri iyice yükselttik, arada iki de davul patlattık, yard be yard hedefe yaklaştık. E o kadar yaklaşmışken touchdown yapmamak da zaten ayıp olurdu. Sultans da çakıverdi touchdown’u doksana… Sonra da zaten gelsin kupalar, madalyalar…

Boğaziçi Sultans’ın şampiyonluk sevinci görmeye değerdi. Kupa merasimi de izlenesi görüntüler oluşturdu. Her ikisini de süpersonik cep telefonumla kaydettim. Siz de bu ana şahit olun istedim.

Video: Kupa Merasimi

Ha bu arada size arkadaşımı söyliyeyim de benim nasıl biri olabileceğimi az çok tahmin edin.

Aşağıdaki videoda kendini kaybedip demir parmaklıklara yapışan bir tosuncuk var ya işte o benim ilkokul 1′den beri arkadaşım. :)

Video: Şampiyonluk Sevinci

Tebrikler Sultans.. Tebrikler Boğaziçi…

Son olarak… Haydi hep beraber…

Everywhere we go
People wanna know
Who we are
So we tell them
We are the Sultans
Mighty mighty Sultans
Uh ah oley uh ah oley

Şampiyon Freshtival

Pazartesi, Haziran 1st, 2009

Miller Freshtival Logo

Herhangi bir yerde festival olur da ben gitmem mi? Hele bir de o festivale davetiye varsa… Köstebeğin istediği bir göz, Feşmekan verdi iki göz durumu yani :))

Efenim 30 Mayıs Cumartesi akşamı Miller Freshtival‘deydim. Saat 18.00 gibi Turkcell Kuruçeşme Arena‘ya girdiğimde etraf pek kalabalık değildi. Bira standlarının önünde kuyruk oluşmamış, insanlar henüz cıvıtmamıştı. İlk bira eşliğinde festival alanını turlarken Guitar Hero ve Wii standları hemen gözüme ilişti. Oynamak için yanıp tutuşmaya başladım ama partner eksiğim vardı. Guitar Hero için bir bateriste, Wii için de rakibe ihtiyacım vardı.

Tam o sırada imdadıma yetişen bir arkadaşım bateriye oturuverdi. Ama sağolsun kafasına göre sololar atmaya çabaladığından dolayı 10.saniyede diskalifiye olduk. Fakat buna rağmen stand görevlileri çabamızı takdir etmiş olacaklar ki ipod hoperlörü hediye ettiler ikimize de. Tabi ki benimki yarım saat içinde kayboldu, ya yolu kaybettim ya ben kaybeldim.

Friendly Fires sahneye çıktığında hafiften kıpırdanmalar başlamıştı bizim ekip arasında. Benimse aklımda hala tek bir soru vardı: Portecho ne zaman çıkacak? Efenim meğerse öğle saatlerinde olmuş bitmiş o iş. Yine canlı dinleyemedim yani Portecho’yu. Her seferinde aynı şey oluyor. Daha bir festivale katılıp da Portecho dinleyebilmişliğim yoktur. Halbuse katıldıkları her festivale gidiyorum. Bu sefer de geç gelmişim konser alanına. Kesin bir sonraki sefer de başka bir şey olur. Sanırım benim bu sevdadan vazgeçmem, festival programlarında Portecho adını her gördüğümde “a oley be Portecho!” dememem gerekiyor.

Gelelim Freshtival’in bombasına, Gabriela’sına, Cilmi’sine… Sahneye çıkar çıkmaz kalabalığın akın etmesine neden olan 18 yaşındaki, sesi de kendi kadar güzel Gabriela, çok keyifli bir saat geçirmeme neden oldu. Tabi bunda kanımda kendini yavaştan hissettirmeye başlayan alkolün ve grubumuza yeni katılan arkadaşlarımızın da etkisi yok değildi. Gabriela “Sweet About Me” derken ben de içimden “Öğretmenim canım benim” şarkısını söylüyordum.

Video: Gabriela Cilmi – Miller Freshtival Performansı

Konser bittikten sonra Kuruçeşme’den Beşiktaş’a eğlenceli bir yürüyüş yaptık. Parklara daldık, kaydıraklar, salıncaklar neşemize kahkaha kattı. Bir sürü foto çektik. Güle oynaya, şarkılar türküler eşliğinde Ortaköy’e vardığımzda şampiyonluk sarhoşu Beşiktaşlılar sardı dört bir yanımızı, baktığımız her yerde izleri duruyordu. :) Biz de onlara eşlik ettik, siyah-beyaz çekmekten sesimiz kısıldı :)

Beşiktaş’a vardığımızda ise Üsküdar motorları bana bakıyordu. Ben onlara, onlar bana bakarken aramızda tarif edilemez bir çekim oldu. Koşa koşa atladım motorlardan birine, ne içeri geçtim ne de üst kata çıktım. En önde, motorun burnunda durdum. Rüzgarı saçlarımda, İstanbul’u içimde hissettim. Üsküdar’a indiğimde ise hemen motor değiştirdim. En eğlenceli yolculuk ise ondan sonra başladı. Bilirsiniz Anadolu Yakası’nın en sevdiğim yanı dönüş yolculuğudur. Yine motorun burnunda, bu sefer benim yakama doğru… Galata Kulesi solumda, Beşiktaş meydanı karşımda. Çarşı adeta yanıyor. Tam bir renk cümbüşü…