Thursday, March 11, 2010

Archive for the ‘Sinema’ Category

Eyvah Eyvah

Posted by Patavatsız Köstebek On Mart - 11 - 2010

Dün akşam “Eyvah Eyvah” a gittim ve kahkahalarla güldüm. Zaten Ata Demirer’in esprilerini ve jest ve mimiklerini çok severdim bu filmde de doya doya izledim hepsini. Tabi Demet Akbağ, Salih Kalyon ve diğer oyuncuları unutmamak lazım. Ayrıca filmde öyle güzel bir Trakya şivesi var ki, tadından yenmiyor.

Efenim sizin de eğer canınız sıkkınsa ya da sınavdan kalmışsanız ya da ne biliyim patronunuzla takışmışsanız veya sevgilinizden falan ayrılmışsanız hemen koşa koşa gidin bu filme. Gülün, eğlenin, kendinize gelin..

Yandan Halimem yandan seviyom seni candan.. Hop hooopp… :)

Ruhani Kitchen

Posted by Patavatsız Köstebek On Ocak - 4 - 2010

soul-kitchenBol alkollü geçen bir cumartesi gecesinin ardından hang-over diye de tabir edilen akşamdankalmalık tabi ki de kaçınılmazdı. Haliyle yarım açık gözlerle stand-by modunda başlayan bu pazar gününüyse güzel bir sinema filminden başka bir şey renklendiremezdi.

Sessiz sakin bir filmdi izlemek istediğim. “Şöyle rahat bir şey olsun, fazla gürültü patırtı olmasın gideceğim filmde” diye düşünürken “Soul Kitchen” bir anda öyle sıcak göründü ki gözüme… Aldım kocaman bir pop-corn daldım sinema salonuna.

Fatih Akın’ın bugüne kadar yaptığı tüm filmleri sevmiştim zaten, Soul Kitchen’la bunlara bir yenisi daha eklendi. Bir kere filmin Almanca olmasını sevdim ki, Almanca her ne kadar kaba falan da deseler sevdiğim bir dildir. Oh mis… Achtung!

Filmdeki başrol oyuncuları arasında Moritz Bleibtreu ve Birol Ünel tabi ki de vardı ama Adam Bousdoukos ve Anna Bederke de başrollerde onlara eşlik edenlerdendi. Tabi bir de Knochenbrecher (kemikkıran) Kemal karakterini canlandıran süper sürpriz oyuncu Uğur Yücel‘i de unutmamak lazım…

Efenim accık da konuyu anlatayım: Şimdi “Soul Kitchen” adında bir cafe/restaurant var. Yunanlı bir aşçının sahibi olduğu bu restaurant, öyle kendi halinde dandik bir yer. Sonra idealist ve agresif bir aşçı başlıyor işe ve Soul Kitchen’da pek çok şeyi değiştiriyor da falan da filan da işte. Sonuçta güzel, umut dolu, sakin dinlendirici bir film. Hoşuma da gitti, eğlenceli de… Gidin izleyin bence…

Ha bir de filmde afrodizyaklı bir tatlı var. O tatlı servis edildikten sonra çok şık şeyler olluyor filmde. İşte o tatlıdan ben de istiyorum, özellikle yedirmek istediğim birkaç kişi var da… ;)

I’m Playing You

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 11 - 2009

O ne acayip filmdi yaa..!!

Gamer” dan bahsediyorum arkadaşlar. Aksiyonun dibine vurmuşlar resmen. Konu da bence harikaydı. Sanki dijital oyun dünyasının gelecekte varabileceği korkutucu noktayı gösteriyor gibiydi. Giderek daha da gerçekmiş hissi veren oyunlar, görüntüler, efektler ve oynanış biçimlerinin gelişimini gördükçe hafiften bir tırsıyor insan filmi izlerken.

gamer_movie_still_club1Efenim şimdi Gerard Butler, Amber Valletta ve Michael C. Hall ‘un başrollerini paylaştığı, Mark Neveldine ve Brian Taylor‘ın yönetmenliğini yaptığı “Gamer” adlı filmde Ken Castle adında bir adam var. Bu adam oyun dünyasına inanılmaz bir yenilik getiriyor ve “Society” adını verdiği “Second Life” tadındaki oyununda gerçek aktör ve aktristlerin, oyun karakterleri olarak kullanıcılar tarafından kontrol edilmesine olanak veriyor. Kullanıcı oyuna girdiğinde seçtiği karakteri düşünce gücüyle istediği gibi kontrol edebiliyor.(aslında nano moleküller falan var beyine enjekte edilmiş de işte orasını da filmde anlatsınlar geniş geniş) Her türlü şiddet, sapıklık, artık aklınıza ne gelirse hepsini yaptırabiliyor kullanıcılar, hem de gerçek insanlara.. Kullanıcılar oyunu oynamak için para ödüyorlar. Aktör/aktristler ise oyunun maaşlı elemanı.

gamerSonra bu Ken Castle, “Madem bu oyun tuttu o zaman bunun daha bir şiddetlisini yapayım” diyor ve “Slayers” adındaki savaş oyununu yapıyor. Böyle “Counter Strike” tadında bir oyun bu da.. Oyuncuları idam mahkumlarından seçiyorlar. Tüm turları geçen mahkumlar özgürlüklerine kavuşuyor. Ama tabi böyle bir şey o ana kadar olmuyor. Taa kii…

Orasını da söylemeyeyim.. Heyecanı kaçmasın.

Ama gençler, kan gövdeyi götürüyor filmde haberiniz olsun.. Patlayan arabalar mı istersin, kopan kafalar mı… 32 kısım tekmili birden var bu filmde. Bir de öyle acayip teknolojik aletler var ki hastası oldum.

Ha bir de unutmadan söyleyeyim film için inanılmaz uygun bir main theme seçmişler. Vallahi cuk oturmuş.

Marilyn Manson - Sweet Dreams

Some of them want to use you… Some of them want to get used by you…

Şerefsiz Piçler

Posted by Patavatsız Köstebek On Eylül - 1 - 2009

inglorious basterdsSinemalara geldiği 21 Ağustos tarihinden beri koşa koşa gidip izlemek istediğim bir filmdi “Soysuzlar Çetesi“. Kısmet bugüneymiş.

Efenim filme gitmeden önce konu ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Sadece Nazilerle ilgili bir film olduğunu biliyordum, o kadar. Ne filmle ilgili yazılanları okudum ne de kamera arkası görüntülerini izledim. Hatta fragmanını bile izlemekten kaçındım. Filmi daha önce izleyen arkadaşlarıma da bana konu ile ilgili bir şey söylememelerini tembihledim. Bu taktik, benim aşırı merak ettiğim her film için uyguladığım bir taktiktir. Perdede gördüklerimin tamamen sürpriz olmasını isterim.

Zaten hastası olduğum Quentin Tarantino’nun bu filmdi de her yönden harikaydı. Kurgu, çekimler, renkler, sahneler… Her şey mükemmeldi. Hele ki film müzikleri… Yine harika şarkılar seçilmiş film için ve yine çok doğru sahnelerde kullanılmış.

Oyunculuk ise tabi ki de çok başarılıydı. Brad Pitt‘in oyunculuğu bir yana, film boyu kullandığı aksanına bayıldım. Ama özellikle Hans Landa rolündeki Christoph Waltz‘a hayran kaldım. O kadar güzel oynuyor ki, “şaka herhalde” diyor insan içinden. Ayrıca Hans Landa’nın sorgular esnasında kullandığı tekniklere de hasta olmadım desem yalan söylemiş olurum.

Shosanna Dreyfus rolündeki Mélanie Laurent, Joseph Göbels rolündeki Sylvester Groth ve çok sevdiğim ve perdede adını görünce içimden “yuppi” dediğim, Hugo Stiglitz rolündeki Til Schweiger bence rollerinin hakkını katbekat vermişler. Adolf Hitler rolündeki Martin Wuttke ise elinden geleni yapmış, belki kimilerine göre çok da güzel oynamış ama Hitler rolü denince benim aklıma “Der Untergang“‘daki müthiş hatta inanılmaz oyunculuğu ile Bruno Ganz geldiği için ister istemez ve hatta malesef Bruno:1 - Martin:0…

Tarihi karakterleri barındıran bir film olmasına rağmen kendini tarihe bağlı kalmak zorunda hissetmemiş olması, filmin en sevdiğim yanlarından biri oldu. Aksi takdirde yine bildik bir Nazi filmi izlemiş olacaktık. Ayrıca hikayenin Nazi Almanyası yerine Paris’te geçiyor olması da ayrı bir güzellik. Ayrıca filme ingilizce kadar Avrupa dillerinin de hakim olması kulaklarımı şenlendirdi doğrusu. Uzun süredir Almanca’nın bu denli yoğun konuşulduğu bir film de izlememiştim, duymak iyi geldi. Hemi de Hochdeutsch :)

Tarantino, film içinde hoş sürprizler yapmanın yanı sıra kendine ait imzaları çakmaktan da geri kalmamış. Yine chapter by chapter anlatım, bol kan, gerçekçi vahşet ve tabi ki ayaklar…

quentin-tarantinoEğer ki Tarantinosever bir şahsiyetseniz kesinlikle kaçırmayın bu filmi. Büyük ve kaliteli bir perdede izleyin filmin keyfine varın. Kızlar, siz de lütfen kan-man gördüğünüzde ıyk, vıyk demeyin, perdede gördüklerinizin üzerinizde denenmesine zemin oluşturmayın!! Höyt!

Ha bu arada yazıyı yazarken bir yandan da filmin soundtrack’ini arıyordum. Onu da buldum. Hatta bulmakla da kalmadım, indirdim bile. İsterseniz siz de buradan indirebilirsiniz. Bu da size kıyağım olsun. ;)

Başka Semtin Çocukları 24 Nisan’da Vizyonda

Posted by Patavatsız Köstebek On Nisan - 23 - 2009

baska-semtin-cocuklari-afisSağcı - solcu, Kürt - Türk, Alevi - Sünni, islamcı - laik derken ne kardeşler birbirine düştü, ne acılar çekildi hatta hala çekiliyor caanım ülkemde. Anlatılmayan, belki saklanan belki de yalnızca susmakla yetinilen kimbilir ne dertler var daha. İşte bu yüzden oldum olası sevmişimdir Türkiye’nin yakın geçmişi ve iç sorunları ile ilgili filmleri. Hangi açıdan ele alınmış olunursa olsun her biri, dünümüz hakkında düşünmek ve yarınımızı aydınlatmamız için bize birer fırsat sunarlar.

Dün akşam özel gösterimine davetli olduğum “Başka Semtin Çocukları“, filmin yönetmeni Aydın Bulut‘un deyimiyle “Suç ve şiddeti günlük hayatlarının sıradan birer parçası olarak yaşayan varoş gençliğini anlatan bir film.” Bir yere ait olma istekleri doğrultusunda etnik - dinsel farklılıklarını ön plana çıkararak çeteleşen gençlerin, yer aldıkları “kaybedenler sınıfından” kurtulma fırsatı buldukları anda, değer yargılarını topyekun değiştirebileceğini de gösteren bu ilk uzun metrajlı filmi ile Aydın Bulut, 45. Antalya Altın Portakal Festivali’nde “Behlül Dal En İyi Genç Yetenek Ödülü”nün de sahibi olmuş.

volga-eysan-filmden-kesit

ismail-hacioglu

Başrollerini İsmail Hacıoğlu, Volga Sorgu Tekinoğlu ve Eyşan Özhim‘in paylaştığı filmde oynayan herkes yüreğini koymuş bu filme. Zaten hiçbirinin maddi bir beklentisi olmaması bunun en güzel göstergesi değil mi?

Ben aslında İsmail Hacıoğlu’nu izlemek için gitmiştim filme. Bugüne kadar oynadığı tüm film ve dizilerdeki oyunculuğu ile çoktan takdirimi kazanan İsmail, bu filmde de beni etkilemeyi başardı. Ama filmde kankası rolünü oynayan Volga, gerçekten de çok iyiydi.

İki de sürpriz oyuncu vardı “Başka Semtin Çocukları“nda. Her ikisi de Elveda Rumeli‘den tanıdığımız kızanlardı. Zarife rolündeki Filiz Ahmet, bu filmde alışılmış ev kızı rolünden daha farklı bir görüntü sergiliyor. Ama dikkatimi çeken bir şey oldu. Ağzında sakız cak-cak bir manikürcü kızı canlandıran Filiz’in şivesi sanki Makedon şivesine kaçıyor gibiydi. Ya bu kızın konuşması gerçekten öyle, ya da dili artık çok alışmış öyle konuşmaya. …diye düşünürken Filiz Ahmet’in web sitesinde okudum az önce ve öğrendim ki Filiz zaten Üsküp doğumluymuş. Onun şivesi kaçmayacak da benimki mi kaçacak? Ha bu arada belirtmeden geçemeyeceğim vallahi çok seviyorum ben bu kızın konuşma tarzını.

ertan-sabanAlex rolü ile tanıdığımız Ertan Saban ise tam anlamıyla mükemmeldi. Güneydoğu’da askerliğini yaparken pek çok çatışmaya katılmış, yaşadıkları neticesinde psikolojisi zedelenmiş ve psikopata bağlamış birini canlandıran Ertan, öyle güzel yansıtmış ki perdeye o duyguları alkışlamamak elde değil. Türk Sineması süper bir psycho-killer (qu’est que c’est, fafafa fa fafa fafa fa fa) kazanmıştır desek artık yeridir. Tebrikler Ertan Saban!

Filmde çatışmalardan dönen bir asker daha var ki o da İsmail’in abisi rolündeki ve aynı zamanda filmin bir diğer başrol oyuncusu Mehmet Ali Nuroğlu. Belki de aynı saflarda beraber kurşun sıkmış bu iki asker, sivilde öyle bir kapışmaya giriyorlar ki o da izlemeye değer bir dövüş sahnesiydi.

Diğer oyuncuların da hakkını yemeyeyim onlar da gayet iyiydi ama benim için öne çıkan sahneler ve oyuncular bunlardı. Kusura bakmasınlar.

Yalnız dikkatimi çeken bir şey oldu. Fragmanda da gösterilen bir sahne olduğu için yazıyorum: Ertan Saban tutuklanırken, “Bana kelepçe takamazsın!” diye bağırıyor ya, aynı sahneyi “Yazı-Tura” da Kenan İmirzalıoğlu‘ndan da izlememiş miydik? Yoksa yanılıyor muyum?

Efenim “Başka Semtin Çocukları” yarın (24 Nisan 2009) vizyona giriyor. Fragmanı da burada. Yorumumu da okudunuz. E ben daha ne diyeyim? Gerisi size kalmış.

Bohem Ressam İşbaşında

Posted by Patavatsız Köstebek On Ocak - 27 - 2009

Her ne kadar Türkçe’ye “Barselona Berselona” diye çevirilmiş olsa da Vicky ile Cristina’nın Barselona’da geçirdiği üç aylık yaz tatilini anlattığından “Vicky Cristina Barcelona” daha uygun bir isim bu film için.

Vicky (Rebecca Hall), her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamayı seven ve evlilik arifesinde nişanlı bir kız. Cristina (Scarlett Johansson) ise hayatta yalnızca ne istemediğini bilen ama ne istediğini arayan biri. Yaz tatillerini geçirmek üzere Vicky’nin halasının Barselona’daki evine giden bu iki kız romantizmden tutun da efenim türlü çeşitli olaylar yaşıyorlar Katalan şehrinde.

Juan Antonio (Javier Bardem) ise hayattan keyif almayı bilen, özgür ruhlu bir ressam.

Üçünün yolları bir sergide kesişiyor. Juan Antonio’nun cüretkar teklifine Vicky taş koymasa filmle ilgili okuduğum yazılardan beklediğim üçlü aşk hikayesinin bu kişiler arasında geçmesi işten bile değil. Fakat gel gör ki Vicky bu kadar sorumsuz davranamadığından Juan Antonio ile ancak bir gitar dinletisi sonrası ağaç altında sevişebiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki “Nişanlı kız nasıl olur da aldatır müstakbel kocasını?!” Ama kardeşim nişanlı da bir kıl tüy ki görmeyin gitsin. Yok efenim toplantısı varmış da, oradan briç partisine gidecekmiş de, golfü aksatmamalıymış da…. Özellikle de Juan ile kıyaslandığında son derece sıkıcı bir tip yani. E kız da Katalan tarihi okuyan, sanat eserlerine meraklı, bohem olma sevdasında ama bir türlü kurallarına karşı çıkamamış biri. Yani şimdi Vicky sevişmesin Juan’la da kim sevişsin?

Yalnız Juan Antonio da az çapkın değil. Vicky yetmiyormuş gibi Cristina’yı da ayartıyor. Önce Cristina’nın dolgun dudakları ile başlayan ilgisini yine Cristina’nın dolgun başka yerlerine kaydırınca bu ikisi baya baya aşık oluyorlar birbirilerine. Gayet de mutlu mesut yaşamaya başlıyorlar Juan Antonio’nun evinde. Ta ki filmin başından beri nerede olduğunu merak ettiğim Penélope Cruz, Juan Antonio’nun eski eşi olarak ortaya çıkana kadar.

Maria Elena (Penélope Cruz) da Juan Antonio gibi ressam. Juan’a da baya aşık. Juan da Maria’yı çok seviyor, filmin başından beri dilinden düşürmüyor ama bir türlü beraber de olamıyorlar. Ne zaman biraraya gelseler kavga gürültü…

Kadın zaten acayip dırdırcı, adam da bir asabi ki sormayın gitsin. İlişkilerinde bir şey eksik kalmış hep ama ne? İşte bu sorunun cevabını Cristina’da buluyorlar ve bu iki uyumsuz yapboz parçasını bir araya getirsin diye aralarına Cristina’yı alıyorlar. Üçü birden çok mesut bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Tabi işin kaymak tarafını yiyen de Juan Antonio oluyor. Ohh vallahi, bir eli yağda bir eli balda abimizin.

Tabi sonra Cristina “Yok bu böyle olmayacak” diyor ve çekip gidiyor. Maria Elena ile Juan Antonio da başlıyorlar yine itişip kakışmaya. Anlaşamamaları da normal bence bu iki kişinin. Hem zaten birbirine çok benzer kişiliklere sahipler hem de yıllarca beraber olduktan sonra iyice kopyası olmuşlar birbirlerinin.

Ben de sevmem mesela öyle. Benden bir tane daha niye isteyeyim ki? Sanki çok mattah bir adammışım gibi… Yeter bir eve bir tane benden. Benden farklı olmalı benim sevdiğim. Ben onun eksiklerini kapatmalıyım, o benim. Farklılık, zenginliktir efenim. Unutmayınız bu sözümü. ;)
Gerek müzikleri, gerekse oyuncuları ve tabi ki de süper yönetmeni Woody Allen sayesinde inanılmaz kareleri ve renkleri ile keyifle izlenesi bir film Vicky Cristina Barcelona.

Penelope Cruz’un oyunculuğuna bayıldım desem yeridir. Javier Bardem ise bu filmdeki oyunculuğu ile her tür rolün altından kalkabileceğini bir kez daha anlamamı sağlayan bir oyun sergilemiş. Özellikle de No Country for Old Men filminde çizdiği ve kafamdan kolay kolay atabileceğimi düşünmediğim psikopat katil tiplemesinden çok güzel bir şekilde sıyrılmış ve romantik bir çapkın oluvermiş. Tabi ki Rebecca Hall’u da es geçmemek lazım. Ama Scarlett Johansson için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Genelde oyunculuğunu beğenirim ama bu filmde belki de rolü gereği biraz silik kalmış.

Fakat bu, Scarlett’i daha az seveceğim anlamına da gelmesin sakın.

Aman diyeyim! ;)

Giulia y Los Tellarini - Barcelona (filmin ana müziği)

[vodpod id=Groupvideo.2016171&w=425&h=350&fv=]

AROGAN

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 22 - 2008

O kadar da dediler: “Gitme, dandik film!” diye. Ama ben hiç dinler miyim?

Tabi ki de dinlemem. Hem niye dinleyecekmişim ki? Ya dandik değilse? Ya güzelse? Ya üç beş bomba replik çıkarsa filmden, ya da bilemedin bir o kadar da güzel kare falan?

Gider izlerim arkadaş filmi. Aklımda sorularla dolanacağıma, gider yaparım, sonra da “ya hakikaten de dandikmiş, neyse en azından içimde kalmadı.” derim.

Keza A.R.O.G‘ta da aynı şey oldu. Arkadaşlar uyardı sağolsunlar da ben tabi dinlemedim. En azından içimde kalmadı ama hakikaten bekleneni pek verememiş film malesef. Oysa ne de büyük bir merakla beklemiştim filmi. Fragmanları bile adamakıllı izlememeye çalışmıştım, önemli sahneleri gösteririler de sürprizi kaçar diye.

Bir kere fazla uzun olmuş A.R.O.G. Değil 120 dakika 1200 dakika da olsa izlerim Cem Yılmaz’ı sıkılmadan ama bu sefer dayanamadım. İlk yarım saat haricinde tek tük espri vardı güldüğüm. Bunların da çoğu kıyıda köşede kalmış ufak ayrıntılardı. Tabi her filminde olduğu gibi A.R.O.G’ta da dillere pelesenk olacak replikler yok değildi. Ama yine de daha kısa sürede anlatılabilirdi aynı hikaye. Ya da uzunca bir süreyi futbol maçına ayırmaktansa hikayenin ve karakterlerin üzerine daha fazla yoğunlaşılabilirdi. Mesela Mimi’nin ;)
Bu arada film, beklentilerimi karşılamamış olmasına rağmen, kalkıp Cem Yılmaz‘ı yerden yere vuracak kadar da acımasız değilim. Son dönemlerde Türk Sineması’na onun kadar katkıda bulunan pek az kişi var. Bir kere; yaptığı filmlerde ucuza kaçmıyor ve prodüksiyon namına ne gerekiyorsa sonuna kadar yerine getiriyor. Senaryoyu da yazıyor, yönetmenlik de yapıyor. Hatta yaptığı filmlerin müziklerine bile imzasını atıyor. Şimdi ortada bunca emek varken, zart diye yüzünü ekşitip “Olmamış!” demek biraz ağır oluyor bence.

Bu nedenle öncelikle kendisine katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilmekle beraber beklentileri daha iyi karşılayan filmler yapması gerektiğini de belirtmek istiyorum. Ayrıca bir şeyi de unutmasın ki çıtayı bir anda çok yükseklere çıkaran kendisi. Alıştırdı bizi bir kere en güzeline.

E alışmış da kudurmuştan beterdir hani.

İsteriz de isteriz artık…

Issız Adam’a Kayıtsız Kalmak Ne Mümkün

Posted by Patavatsz Kostebek On Aralık - 14 - 2008

Issız Adam” öyle emin adımlarla yürüyor ki bu duruma kayıtsız kalmak mümkün değil artık. Aslında filmi izleyeli iki haftadan fazla oluyor ama filmin insanlar üzerindeki etkileri görmek için bir süre bekledim film hakkındaki fikirlerimi yazmadan önce. İyi ki de beklemişim.

Her yer “Issız Adam” oldu film yayına girdiğinden beri. Televizyon programları, dergiler, radyolar… Hepsi filmden ve filmin müziklerinden bahseder oldu. Her yerde bu şarkılar çalıyor artık. Özellikle de Beyoğlu sokaklarında. Beyoğlu’nun resmi soundtracki oldu sanki “Issız Adam” ın film müzikleri. Değişik bir hava kattı İstiklal’e.

Ama  kabul edelim bu işin kaymağını yiyen Nil Burak oldu. Aslında Ayla Dikmen‘in “Anlamazdın” şarkısı iken filmin ana müziği, Ayla Dikmen malesef hayatta olmadığından dolayı Nil Burak davet ediliyor her yere. Tüm programlarda, filmde de çalan “Yalnızım Ben” şarkısını playback olarak söylüyor. Canlı da söyleyemez mi? Tabi ki de söyler ama filmde kullanılan kayıt, Nil Burak’ın gençlik yıllarında sahip olduğu incecik sesi ile gerşekleştirilmiş bir kayıt olduğu için şu anki sesini kullanmıyor. Malum, yıllar geçtikçe insanın sesinde de türlü değişiklikler oluyor. Mesela daha bir kalınlaşıyor. Beyaz Show‘a konuk olduğunda ısrar üzerine canlı seslendirmeye çalıştı Nil Burak “Yalnızım Ben“i ama filmdeki tadı veremedi haliyle. (Bu arada Nil Burak’ın resmi websitesi, tıkırakatıkatak şeklindeki darbuka melodisi ile açılıyor. Onu bir an önce “Yalnızım Ben” ile değiştirseler fena olmaz. )

Ayla Dikmen’in şarkısından sonra Semiramis Pekkan‘ın “Bana Yalan Söylediler” şarkısıdır benim ikinci favorim. Semiramis Pekkan’ı ise göremiyoruz hiç bir programda. Acaba davet mi etmiyorlar yoksa kendisi mi davetleri kabul etmiyor bilemiyorum ama ben onu da görmek istiyorum ekranlarda.

Ayrıca Hümeyra, Sibel Egemen ve Michel Fugain‘in de şarkıları var filmin soundtrackinde. Soundtrack’te yer alan diğer şarkıları da Bora Ebeoğlu‘nun (Oya-Bora‘nın Bora’sı)başını çektiği Aria grubu yapmış.

İşte bu kadar! Bu filmin bana kattığı tek şey müzikleri. Geri kalan hiçbir şey yeni değildi benim için. Ne mekanlar, ne yaşamlar ne de dialoglar.

Ağırlıklı olarak Galata ve Tünel’deki mekanlar kullanılmış filmde, ki zaten sıkça dolaştığım yerler. Yaşamlar ve özellikle de Alper’in yaşamı genel hatları ile bana hiç yabancı gelmedi. İlişkilerindeki tutarsızlık, sıkıya gelememesi, bağlanmaktan kaçınması, iş ciddiye binince darlanması ve yalnızlığı seçmesi fazlasıyla tanıdık. Dialoglar ise bence klişelerle dolu. Öyle  “vay be, ne laf etti!” diyebileceğim hiçbir cümleye rastlayamadım filmde. Özellikle de Ada’nın sözlerinde. Sıkça duyduğumuz, basit tabirler…

Yalnız, sevişme sahnesindeki dialogların son derece güzel olduğunu ve sahnenin ruhunu çok iyi anlattığını da belirtmezsem filme haksızlık etmiş olurum.

Ayrıca filmde bazı kareler vardı ki onlar da hakikaten başarılı idi. Gerçi İtalyan ve Fransız filmlerinde benzerlerine sıkça rastlanabilecek karelerdi ama Türk sinemasında az bulunan şeyler bunlar. Bu tarz çekimler ve müzikler için Çağan Irmak‘ı tebrik ediyorum ama senaryonun üzerinde biraz daha fazla çalışılsaymış fena olmazmış.

Yine de başarılı bir film olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Umarım bu tarz filmlerin devamı gelir.

Acelen Neydi Mustafa?

Posted by Patavatsz Kostebek On Kasım - 10 - 2008

Eskiden 10 Kasım’larda üzerimde bir durgunluk, içimde bir burukluk olurdu. Saygı dolu bir sessizlik. Üzülürdüm de ama hep bu dünyadan erken gittiğine, daha yapacak çok işi olduğuna, bizim O’na daha uzun süreler ihtiyacımız varken bizi bırakıp gittiğine üzülürdüm.

Ama artık sanki canımdan birini kaybetmişim gibi üzülüyorum. Sanki 10 Kasım 1938′de dünyadan göçen, en yakınımmış, sanki babam, amcam, dedemmiş gibi… Yokluğunu içimde hissediyorum.

Hani yıllarca ulaşılmaz gibi gösterilen, hani bambaşka bir gezegenden gelmiş kurtarıcı gibi davranılan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk var ya… O da etten kemikten bir insanmış. Onun da dertleri, hüzünleri, aşkları, özlemleri olmuş. O da ümidini yitirmiş zaman zaman, o da yorulmuş hayattan. O da yalnız kalmış, o da ağlamış.

Bugün Mustafa‘yı izlediğimde kendimi O’na o kadar yakın hissettim ki, anlatamam. Çektiği tüm sıkıntıları içimde hissettim. O gülerken ben de güldüm, o üzülürken ben de üzüldüm. Gözlerim doldu. Akıttım da ara sıra gözyaşlarımı kimseye farkettirmeden. Filmin içindeydim sanki. Sanki Atatürk yanımdaydı. O’na sarılasım geldi, başımı omzuna yaslayasım geldi.

Mustafa Kemal AtatürkKendimi O’nun yerine koyabildim belki de ilk defa. Doğduğu topraklara bir daha dönememiş bir adamdım filmi izlerken. En çok istediği şey Selanik‘in Türk toprağı olarak kalması iken bunu başaramayan, evine bir daha gidemeyen bir adam. Annesiyle mektuplaşan, onu çok özleyen ama son günlerinde bile yanında olamayan bir adam. Dünya savaşla, kanla, planlarla, entrikalarla dolu iken sığınacağı en saf, en temiz limanı, onu sadece o olduğu için seven, ona ilk adıyla hitap eden belki de tek insanı kaybeden bir adam.

Kalabalıklar içinde yalnız kaldım. En eski arkadaşlarım bana suikast planladı. Kimseye güvenemez oldum. Dertleşecek kimsem yoktu yanımda. Etrafımdaki herkes benden bir şey umar olmuştu. Herkes bana tapıyordu adeta. Oysa benim de dertlerim vardı. Ben de birine sarılıp, dertleşmek, doyasıya ağlamak istiyordum. Ama yapamıyordum. Her dertlendiğimde yaktım bir sigara, koydum bir kadeh…

Beni Atama bu denli yaklaştırdığın için teşekkürler Can Dündar. O duyguları biraz olsun içimde hissetmemi sağladığın için teşekkürler. Zor durumlara düştüğümde, kendimi yalnız hissettiğimde, başaramayacağımı zannettiğim dönemlerde ümidimi kaybetmemem gerektiğini gösterdiğin için teşekkürler.

Çünkü Atam da öyle yapmış.

Benim Atam, Mustafa! Ve her daim izindeyim.

Rahat uyu Atam!