Archive for the ‘TV’ Category

Aşk-ı Sertab

Cuma, Haziran 19th, 2009

beren-saatÖyle çok fazla dizi izleyen biri değilimdir. Ama zaplarken gördüğüm vakit takıldığım diziler var. Aşk-ı Memnu da bunlardan biri.

Türkiye’nin Yıldızları yarışmasından beri severek daha doğrusu bayılarak izlediğim biri var ki o da zaten bu dizinin başrol oyuncularından. Evet efenim itiraf ediyorum TV’de Beren Saat’i gördüğüm zaman kanalı değiştiremiyorum. Aşk-ı Memnu’ya olan ilgim de zaten bu güzel bayandan kaynaklanıyor.

Dün akşam da yine kanallar arasında gezinirken Kanal D’ye takılıp kaldım. Fakat bu seferki neden yalnızca Beren Saat değildi. Sezon finalinin duygusal görüntülerine eşlik eden “Bu Böyle” şarkısı ekrana kilitlenmemin en büyük nedeniydi.

İlk dinlediğimde de beğenmiştim şarkıyı ama dün akşamki kadar etkilenmediğimi  de söylemem gerek. Dizinin en doğru yerinde, birbirinden güzel sahneler eşliğinde Türkiye’nin en özel seslerinden birinden “O zor günler solan güller…” diye başlayan şarkıyı dinlemek büyük keyifti.

Sertab Erener’in geçtiğimiz günlerde çıkan maxi-single’ı “Bu Böyle” nin 5 farklı versiyonu mevcut albümde. Benim favorimse dizide de kullanılmış olan akustik versiyon.

Dün akşamki görüntüleri kaçırmış olanlar ya da tekrar izlemek isteyenler buyursunlar bir de buradan yaksınlar…

Video: Sertab Erener – Bu Böyle (Aşk-ı Memnu’dan görüntülerle)

Bastır Sago!

Pazartesi, Mart 2nd, 2009

Bence son zamanların en güzel Beyaz Show’u geçtiğimiz cuma akşamı gerçekleşti. Canlı yayınlara katılmak şöyle dursun TV’de kliplerini bile pek göremediğimiz Sagopa Kajmer konuktu Beyaz’a.

Baba sahneye çıkar çıkmaz bir ağırlık getirdi ortama. Stüdyodakiler alkış kıyamet, kendinden geçti. Sago’nun ağzının içine bakıyordu herkes. Baba konuşmaya başladığı anda bir sessizlik hakim oluyordu stüdyoya ki bu normalde Beyaz’ın bile, program sahibi olarak, çok zor başardığı bir şeydir.

(daha fazla…)

Hadi Yine İyisin

Cuma, Şubat 6th, 2009

Taksim’e gittiğim zamanlar arabayı genelde eski TÜYAP şimdiki TRT binasının altındaki kapalı otoparka bırakırım.

Geçen cumartesi (31.01.09) öğleden sonra da aynı şeyi yaptım. Otoparkın içinden Odakule’ye çıkan merdivenlerin tam son basamağına gelmiştim ki Pembe Panter filminden tanıdığımız “param param param” şarkısı ile karşılaştım meydanda.

Tıpkı bir film sahnesindeymişim gibi hissettim kendimi. Yanımda da iki arkadaşım vardı. Sanki 3 kafadar tehlikeli bir işin peşine düşmüş, sinsi sinsi bir yerlere yürüyorlar. Fonda da “param param“…

(daha fazla…)

Galatasaray Kurtlar Vadisi’nde

Cuma, Kasım 7th, 2008

Dün akşam bir yandan Galatasaray maçını izlerken bir yandan da nargilemi tüttüreyim, kahvemi höpürdeteyim diye Yeşilköy’de bir cafeye gittim. Cafenin iki tane plazma TV’si var. Biri içeride diğeri de dışarıda. Maçı dışarıdaki TV’de vereceklermiş diye cafenin bahçesindeki masalardan birinde yerimizi aldık arkadaşlarla. “İçeride niye yayınlamıyorsunuz maçı?” diye sorduğumda, “orada Kurtlar Vadisi‘ni yayınlayacağız.” cevabını aldım. Önce pek umursamadım da sonra düşününce garip geldi. Hatta durum ilerleyen saatlerde daha da acayipleşti.

Bir kere maçın ilk dakikasına kadar kanalı değiştirmediler. Sadece maç izlemek için orada bulunan bizler de Kurtlar Vadisi izlemek zorunda kaldık bir süre. Devre arasına kadar her şey güzeldi. Devre arasında tekrar Kurtlar Vadisi’ni açtılar dışarıdaki TV’de. Ses maç esnasında iyice açılmış olduğu için, kanal değiştiğinde de bangır bangır bağırmaya devam ediyordu.

Maçı bile o denli dikkatli izlememiş insanlar, kanal değişince ekrana kilitlendiler. Ses çıkarmadan izliyorlardı. Zaten dizide de pek fazla ses çıkmıyordu. Dizi genelde poz kesme üzerine olduğundan, oyuncular bir o yana bakıp uzun kaç çatıyorlar, bir bu yana bakıp kaş çatıyorlar sonra da beylik bir laf ediyorlar ve susma devam ediyor. Yani ağırlıklı olarak zurna sesinden oluşan bir fon müziği hakimdi mekana. Bir de bizim gülüşmelerimiz..

Çünkü bence Kurtlar Vadisi komik bir dizi. Her hareket, her laf klişe ve abartı koktuğundan bence gülmemek mümkün değil. Ama koca koca adamlar oturmuş ciddi ciddi izliyorlar valla.

Bir ara içeri girdim. Bakayım oradakiler ne yapıyor diye. Onlar daha beterdi!. Tamamen dumanaltı olmuş bir yerde bir sürü erkek oturmuş, dizi seyrediyor, ara ara durumu değerlendiriyor, “vay be ne laf etti” gibi nidalar yükseltiyorlardı.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala tekrar yerime döndüm. Bir sahlep söyledim. O sırada garsona (ki sonradan anladım ki mekan sahibiymiş) “Maça ne zaman geçeceğiz? Az kaldı da…” deme gafletinde bulundum. Meğerse adam Kurtlar Vadisi’nin sırf hayranı değil bizzat kendisiymiş. Pis pis suratıma baktı ve kısa ve net bir cevap verdi: Başlayınca! Ben de “güzel cevap” deyip göz kırptım. ;) Zaten sonra sahlebi falan da başkası getirdi.

Acayip bir kitle yani. Acayip insanlar, acayip bir dizi, acayip bir mekan…

Gecenin tek güzel şeyi ise tabi ki Galatasaray maçıydı. Bi de o ne acayip maçtı ya!  :)

[vodpod id=Groupvideo.1741048&w=425&h=350&fv=]

Annenle Ross Avrupa Yakası’nda Tanışsın

Cumartesi, Ağustos 23rd, 2008

Geçen gün, bir arkadaşım sağ olsun, “How I Met Your Mother” isimli güzide dizinin tüm bölümlerini bilgisayarıma yükledim. Zaten hepsini izlemiştim ama bilgisayarımda bulunmadıklarından dolayı ara ara açıp tekrar izleyemiyordum artık onu da yapabiliyorum. Bakınız: Son iki saat.. :)

Birinci sezondan başladım tekrar. Pilot bölüm de dahil olmak üzere ilk dört bölümü izledim. Sanki ilk defa izliyormuş gibi de güldüm, eğlendim. Bu dizi sanki “Friends” den kalan boşluğu doldurdu benim için. Bu arada “Friends”de favorim Ross’tu. Hiç beklemediği anlarda, abuk subuk durumlarda kalışı ve saçma bir çabayla ortamı düzeltmeye çalışmasına bayılırdım. Ama kendimi “Friends”deki hiç kimseyle özdeşleştiremezdim.

“How I Met Your Mother” farklı! Diziyi her izleyişimde Ted Mosby’de kendimi görüyorum resmen. Büyük heyecanla yeni bir şeylere başlıyor da sonra çok kısa zamanda anlıyor ya beklediği gibi sonuçlanmayacağını ve hemen kaçmak istiyor ya ortamdan… İşte öyle bir şey…

Bir de sadece 20 dakika sürüyor dizi. O da süper birşey bence. Sıkılmaya vakit kalmadan bitiyor. O yüzden zaten “Friends”i de “How I Met Your Mother”ı da döne döne izliyorum da yine de bana mısın demiyorum. Konu başlıyor ve tam da bitmesi gereken yerde bitmesi gerektiği gibi bitiyor.

Oysa “Avrupa Yakası” öyle mi? O da tarz olarak bu iki diziye benziyor. Hatta o da yirmi dakikada anlatılabilecek bir konuya sahip her bölümde ama malesef reklamlar da dahil olmak üzere bir buçuk saat sürüyor. Bitmek bilmiyor resmen. Yayınlandığı günler, tüm geceye ambargo koyuyor. Ben de sıkılıyorum zaten bitiremiyorum diziyi. E tabi bir bölümü, daha ilk izleyişte bile bitiremezken tekrar tekrar izlemek de mümkün olmuyor. Halbuki hem senaristi, hem oyuncuları, hem de yönetmeni ile son derece başarılı bir kadro ama işte malum Türk televizyonu şartları. Bir dizi ile tüm prime time’ı geçiştirmeye çalışmak…

İyi ki “Friends” ve “How I Met Your Mother” gibi diziler Türkiye’de ve Türk televizyonları için çekilmiyor. Yoksa onların da benim gözümde sonları “Avrupa Yakası” gibi olurdu.

Serzenişim TV’de Tırtıklara

Çarşamba, Ağustos 6th, 2008

Anlaşılan senaristler yeni konu bulmakta zorlanıyor. Hatta o kadar zorlanıyorlar ki birbirlerinden esinlenmek bir yana birebir kopya çekmeye başlamışlar. Farklı dizi ve filmlerde olmak üzere üç defadır aynı sahneye rastlıyorum televizyonda. Hem de birer hafta arayla. Yakında bağımlılık yaratacak bende diye korkuyorum. Her hafta yeterli dozda aşağıdaki sahneyi izlemezsem elim ayağım titreyecek maazallah..

Efendim sahne şöyle:

Yolun kenarında bekleyen bir adam, yoldan geçen arabaya durması için el eder. Bu araba, sahneyi tırtıklayan senariste göre değişiklik gösterebilir. Kiminde taksi, kiminde ise lüks bir otomobildir. Neyse efendim… Araba yolun kenarında bekleyen adamı almak üzere durur. Adam arka koltuğa oturtur ve kendini Azrail olarak tanıtır. Şoför inanmaz tabi önce. Kanıt görmek ister. Tabi hakkıdır da.. Arka koltukta oturan adam da istediği kanıtı ona verir. “Birazdan yolun sağında biri sana el edecek. Onu da al arabaya.” der. Bu “biri” yine senariste göre değişiklik göstererek kiminde ak sakallı dede, kiminde ise güzel bir kız olur.

Yan koltuğa oturan yeni yolcu, arabada şoför ve kendisinden başka kimse olmadığını, şoför ise arka koltukta bir adam olduğunu iddia etmeye başlar. Arkadaki adam da şoföre “Beni yalnızca sen görebilirsin.” demektedir. Sonunda şoför, arkadakinin Azrail olduğuna inanır ve ondan hayatını bağışlamasını ister. Azrail de “Çek arabayı sağa, git şurada iki rekat şükür namazı kıl.” der. Şoför, sözde Azrail’in dediğini yaparken de arka koltukta oturan adam ile yan koltuktaki kişi arabayı çalar ve oradan uzaklaşırlar.

Ne yalan söyliyeyim çok yaratıcı bir hikaye bence bu. İlk olarak Kanal D’de yayınlanan “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da rastladığımda bu sahneye çok hoşuma gitmişti.

Daha sonra Türkmax’ta “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” da aynı şeyi izleyince, BKM Mutfak’taki çocukların bu hikayeyi kendi komedi anlayışlarıyla birleştirip sahneye koyduklarını düşündüm.

Fakat bu gece aynı hikayeye yine Kanal D’de yayınlanan “Gece Gündüz” adlı dizide de rastlayınca “E ama yeter artık!” şeklinde bir serzenişte bulundum ve bu yazıyı yazma gereksinimi hissettim.

İlk kim kimden gördü bilemiyorum ama bence sıralama şöyledir:

  1. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
  2. Çok Güzel Hareketler Bunlar
  3. Gece Gündüz

Ayrıca umarım bu sıralama böyle kalır. Dört, beş, altı diye devam etmez.  Çünkü artık kabak tadı vermeye başladı bu hikaye.

Daha yaratıcı sinema filmleri ve diziler yapılması dileğiyle…

Esen kalın. :)

TV’de sansür istemezük!

Pazar, Ağustos 3rd, 2008

Hani ahlakımız bozulmasın diye TV’de yayınlanan filmlerde küfürleri sansürlüyorlar, sesini kısıyorlar ya. Bence o uygulama daha fazla ahlakımızı bozuyor. “Acaba ne dedi?” diye kafamızdan duruma uyabileceğini düşündüğümüz tüm küfürleri geçirmemiz, artistin o küfürü sesli söylemesinden daha fena. Devamlı beyin jimnastiği.. :)

Bir de özendirmesin diye sigarayı buğulu hale getirip öyle yayınlıyorlar ya TV programlarını. İzleyen çocuk sormuyor mu: “Baba bu amcanın ağzından niye duman çıkıyor arada bir” diye? Halbuki gösterse sigarayı böyle bir merak uyanmayacak.

İçki gösterilmesini de yasaklayacaklarmış. Hatta sözüm ona başlamışlar ama ben henüz denk gelemedim. Onu da böyle mozaik mozaik yapacaklarmış. Yani bir şey içiyorlar ama… Yok yok söylemem…

Nasıl canlandıracaklar pek bir mafya babasını TV’de? İçki içmeyen, sigara kullanmayan, küfür etmeyen mafya babası mı var alemde? Varsa eğer çok yaşatmazlar onu benden söylemesi.. :)

Yani demek istediğim şu ki: Bizleri korumak adına uydurulan bu yöntemler, TV’ de yayınlanan film ve dizilerin gerçekçiliğini yitirmesinden başka bir işe yaramıyor.