Archive for the ‘Mekan’ Category

Kulakmemesi kıvamında

Pazartesi, Mart 22nd, 2010

kemanciCumartesi akşamı uzun zamandır görmediğim ve çok da özlediğim bir arkadaşımla rakı muhabbeti yapmak üzere buluşmaya karar vermiştik. Tam evden çıkmak üzereydim ki telefonum çaldı. Arayan arkadaşımdı ve diyordu ki: “Abicim benim bir çocukluk arkadaşım var onun sevgilisi ve iki Hollandalı misafiri de bu akşam fasıla gidiyorlarmış. Onlara mı katılsak?” İçi fasıl aşkıyla yanıp tutuşan bu teklife hayır demek mümkün olmadı tabi… :)

Saat 20.00 gibi İstiklal Caddesi’nde buluştuğumuzda hala nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Birkaç farklı yere rezervasyon yapmıştı arkadaşlar gerçi ama kiminin menüsü içlerine sinmemişti kimininse sunduğu masa, müzik vs… İşte tam o sırada Garibaldi’ye mi gitsek diye bir öneri geldi birinden.

Daha önce hiç gitmemiştim, hatta İstiklal’de böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum. Verdiler elime telefonu aradım hemen mekanı. İkinci dakikanın sonunda 6 kişilik rezervasyonumuz hazırdı. Böylece rezervasyon yapılan toplam mekan sayısına bir yenisi daha eklenmişti. İstanbul’un yarısı bizi yemeğe bekliyordu ama biz hala kararsızdık. En sonunda kararı Hollandalı misafirlerimize bırakmaya karar verdik ki bu yazı tura atmak gibi bir şey oldu.. :)

Neyse ki kızlar manipülasyona çok açıktı ve uzun süredir canı fasıl çeken zat-ı şahanelerim tarafından ikna edilmek suretiyle ekip halinde Garibaldi’ye doğru yola koyulduk.

raki-sofraEfenim Garibaldi, Odakule’nin hemen yanındaki Perukar Çıkmazı’nda bulunmakta. Son derece hoş, nezih bir mekan. Hizmet de güzel, yemekler de. Ama bence en iyisi fasıl ekibinin sahnede yer alıyor olması ve solistleri ile birlikte çok hoş bir repertuar sunarak geceyi keyiften keyife sürüklemesi. İnsanın kulağının dibine klarnet sokulmadan ya da kafasında darbuka patlatılmadan rakının ve müziğin tadına varmak pek ala bir şeymiş mirim.

Rakılar içildikçe ve muhabbet koyulaştıkça abuk sabuk mevzular da konuşulmaya başladı masada. Bunlardan biri de kına gecesi adetini duyan ve merak eden Hollandalı kızların kına yakma ile ilgili bilgi almak istemesiydi. Tüm ritüel gayet güzel anlatılmaktaydı kızlara ta ki konu “kınanın tuttuğunu nasıl anlarız?” sorusuna gelen kadar. Hadi gel de “kulakmemesi kıvamı” nı çevir ingilizceye..!?!

Kına yakımını anlatan arkadaşımızın o noktaya gelince elini kulağına götürmesi ve ıımmhhh diyerek kelime arayışına girmesi, bugüne kadar sadece bir tane Türkçe kelime öğrenmiş olan Hollandalı kızın gözlerinin parlamasına neden oldu ve sonunda bu kelimeyi cümle içinde kullanabilmenin verdiği heyecanla:” Kulakmemesi!!” diye bağırdı.. :) Meğerse Amsterdam’da bir kebapçıda döner yerken, kebapçı teyze bu kıza mesleğinin sırlarını anlatırken bu kelimeyi de öğretivermiş.

Bu sohbet, samimiyetin son noktaya ulaşması anlamında önemli bir kırılma noktası oldu. Ondan sonrasında ise gelsin rakılar, gitsin şarkılar… Amman sabahlar olmasın.. :)

Ab-ı Hayat

Perşembe, Eylül 3rd, 2009

Dün geceki atmosferden sonra, kağıdı kalemi elime almak istedim.

Ramazan tadının en çok hissedildiği yerlerden biri olan Sultanahmet’teydik dün akşam. İftar yemeği, biraz sohbet, Semazen gösterisi, Tasavvuf müziği derken, o kalabalıktan sıyrılıp hem dinlenmek hem de nefis bir çay tadında sohbete devam edip demlenmek istedik.

Biraz dinginlik, biraz huzur, dumanı tüten demli bir çay ve oldukça doyurucu bir manzara ararken, İstanbul’un tüm ihtişamına, tüm kibirliliğine, yedi tepesine, yukarıdan bakabildiğimiz bir yer bulduk.

Yolda giderken karşımıza çıkan ilginç manzaralarda anlatılmaya değerdi. Yüksek surlar, daracık kare taşlı, dik yokuşlu sokaklar, pembesiyle, sarısıyla farklı renkte boyanmış cumbalı evler, değişik kültürlerin simgelerini taşıyan insanlar… Hepsini tek tek geçtikten sonra deyim yerindeyse; mahallenin ağır abisi, külhanbeyi gibi duran bir kapıdan içeri girdik.

Ağa Kapısı” ndan içeriye girdiğinizde hana benzeyen, hatta han içinde her derde deva bulan bir aktara gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir sürü kurutulmuş bitki dolu kavonozun bulunduğu rafları geçtikten sonra oldukça dik basamakları olan bir merdiveni döne döne çıkıyorsunuz. İnsanda tuhaf bir his uyandıran, acaba sonunda ne çıkacak hissine kapıldığınız son basamaklarda; yüzünüze çarpan, saçlarınızı dağıtan rüzgarı, rüzgara karışmış bitki çaylarının, nargilenin kokusunu, kulağınızı okşayan müziğin tadını hissediyorsunuz. Tüm bu oryantal içinde sizi bekleyen manzarayla buluştuğunuzda artık söylenecek bir şey kalmıyor. Bir süre durup öylece bakıyorsunuz. Sanki dört bir yanda havai fişekler patlıyor, hangi yöne baksanız İstanbul’un asaletiyle, tarihiyle, karanlıkta ortaya çıkan diğer muhteşem yüzüyle gözgöze geliyorsunuz.

Suleymaniye-CamiBir tarafınızda Galata kulesi size göz kırpıyor, bir tarafınızda elinizi uzatsanız tutacak gibi olduğunuz Süleymaniye Camii tüm heybetiyle size bakıyor. Boğazın üzerinde adeta bir savaşçı gibi duran asil Boğaz Köprüsü, dünyanın hiçbir yerinde olmayan 6 minareli Sultanahmet Camii, tüm ihtişamıyla minarelerinin hepsi birbirinden farklı Ayasofya, Üsküdar’ın utangaç yari Kız Kulesi, makus talihine yıllarca meydan okuyan Beyazıt Kulesi ve son olarak ışık oyunlarıyla insanın gözlerini alan Galata Köprüsü’nün hareketliliği…

Tüm bu manzara karşısında size düşen, çekilmiş bir fotoğrafa çerçeve bulmak için kendinize oturacak güzel bir yer seçip Ab-ı Hayat şerbetinden, Karadut şurubundan ve Gül çayından bir yudum almak kalıyor.

Gecenin sonunda, kendinizi dinlendirici bir müzik ile huzura ermiş, birbirinden leziz çaylar ve şerbetler ile damak tadına varmış, buram buram bir tarih ile saltanattan çıkmış hissine kapılıyorsunuz.

PK’nın notu: Baktım ki çok sevdiğim bir arkadaşım benim bilmediğim bir yeri keşfetmiş ve dur durak bilmeden anlatıyor, dedim ki “konuk olsana benim bloga, paylaşsana okuyucularla sen de duygularını”. O da beni kırmadı ve bu yazıyı yazdı. Merak ediyorum acaba nasıl buldunuz? Çok beğendiyseniz eğer devam etmesi için ısrar edeceğim. ;)

Bu arada Ağa Kapısı Fetva Yokuşu, Nazir İzzet Efendi Sok., No:11 Süleymaniye’de.. Gitmek isteyenlere duyurulur..

Yeşilköy’ün Günay Ablası

Salı, Ağustos 11th, 2009

Geçen pazar akşamüstü evde oturuyorum. Hava da nasıl sıcak. Pişmişim resmen. Hemen kendimi duşa attım. Tam yeni ıslanmıştım ki, telefon çaldı. “Yeşilköy’deyiz. İlle gel.” diyordu uzun süredir görmediğim ve haliyle çok da özlediğim bir arkadaşım. Dedim “ıslağım şu an sonra konuşalım” ama o ille de ısrar ediyordu. “Bir kahve içip, kaçacağız ya!

Apar topar hazırlandım hemen gittim yanlarına. Güzel bir cafe’de oturmuşlardı. Ama bana içecek bir şey ısmarlama fırsatı bırakmadılar. “Canımız rakı çekti, haydi balıkçıya gidelim.” dediler. Zaten cuma akşamından beri kendini rakılı alemlere vermiş bünyem, dünden hazırdı bu teklife. “Tabi canım, kahve de neymiş…” diyerek koşaradım uzaklaştık bulunduğumuz yerden. Sonra garson geldi. “Hop!” dedi. Dedik “hesap lütfen…” :)

İndik sahile dolaşmaya başladık. Tekne’ye mi gitsek, Elios’a mı? Mare Nostrum kapanmasaydı da oraya gitseydik, lavunya yerdik.” falan diye konuşurken tabi ki de “sana gitme demeyeceğim ama gitme lavunya” şarkısını da mırıldanıyorduk bir yandan. Derken süper cin bir fikir geldi birinden: “Günay Abla’ya mı gitsek?”

Daha önce hiç gitmemiştim Günay Abla’nın Yeri‘ne. Hep önünden geçiyordum da bir türlü oturup da yemek yemek kısmet olmamıştı. Yeşilköy’de Mado’nun karşısındaki arasokağa yani nargileceilerin olduğu sokağa girince The Stones’un karşısındaki şirince yer, Günay Abla’nın Yeri. Her akşam da canlı müzik var. Biz oradayken kadife sesli bir abimiz uduyla süper TSM çalıyordu.

Günay Abla da masamıza uğradı. “Merhaba ben Abla” dedi. Bu vesileyle de tanışmış olduk kendisiyle. Çok tatlı bir hanım Günay Abla. Gözlerinin içi her daim gülüyor. Seviyor misafirleriyle beraber olmayı, sohbet etmeyi. Bir de muhabbetşinas ki… 10 numara!

Rakısıydı, mezesiydi derken oldukça keyifli vakit geçirdik Günay Abla’nın Yeri’nde. Yolunuz düşerse, siz de bir akşam uğrayın, bir kadeh rakı için benim için. Günay Abla’ya da selam söyleyin.

Dert’n Coke!

Pazartesi, Temmuz 20th, 2009

Festival kafasını seven biriyimdir. İki gün boyunca çayır çimen takılmayı, konserden konsere koşmayı, yanında da biramı hüpletip abuk subuk dolanmayı çok severim. Bu yüzden Rock’n Coke başladı beri sıkı takipçilerinden biri de ben olmuşumdur. Hezarfen’in göl manzaralı festival alanında kimbilir kaç litre alkol tüketmiş, kaç milyon kez hoplayıp zıplamışımdır.

Bu seneki festival, bildiğiniz gibi, İstanbul Park’taydı. Afişlerini gördüğüm günden beri şehre uzaklığı nedeniyle çok soğuk yaklaşmıştım Rock’n Coke 2009‘a, zira her ne kadar adında İstanbul kelimesi geçse de İstanbul Park çakalın bok bıraktığı yerde. Ama ne yaparsın ki merak işte… Gitmeden duramadım, bir de Coca-Cola davetiye göndermiş sağolsun…

Kaltık efenim arkadaşlarla gittik biz de İstanbul Park’a. Taksim’den festival alanının otoparkına varmamız 45 dakika sürdü. Gayet güzel bir zamanlamaydı bence. Fakat otoparkten konser alanına girmemiz de, bilet vs.. kontrolleri hariç, en az o kadar sürünce dedim “bu işte bir terslik var“.

Tersliğin nedeni ise kısa sürede anlaşıldı. Öyle abuk bir yerleşim planı vardı ki festivalin. Zat-ı muhteremler demişler ki herhalde Madem bozkırın ortasında geniş bir alanımız var. O zaman otoparkı ebesinin nikahına yapalım, kamp alanını da otoparktan mümkün olduğunca uzağa koyalım ki arabada bir şey unutan sefil kampçılar saatlerce yürüyüp perişan olsunlar. Konser alanını da ikisinin ortasına koyalım ki önce arabaya sonra çadıra uğrayıp buraya varmak nereden baksan 1,5 saat sürsün.

Şaka gibi!!!

Neyse efenim… Arabadan inip de uzun bir yolu yayan teptikten, köprüler aşıp türlü kontrollerden geçtikten sonra bir Welcome Drink ikram etti Coca-Colacılar. Allah’ın sıcağında o kadar yürüdükten sonra dil damak kurumuştu tabi, iyi geldi Cola’lar ama malesef iki yudum alabildim sadece. Çünkü konser alanına servisle gitmek gerekiyordu ve servise de içecekle almıyorlardı. Yani hem durup dururken elimize içecek tutuşturuyorlar, sonra da “içecekle binemezsiniz ama beyefendi” diyerek azarlıyorlardı. Sanki serinletmek için değil de fırça kaymaya bahane olsun diye dağıtıyorlardı Cola’ları.

Servise bininceyse dünyası değişiyordu insanın. Yol boyunca Rock FM dinleyip kendini azmaya programlayan bünyeler, yürüyüş sırasında sanki yeterince darbe almamış gibi, bir de servis şöförü indiriyordu darbeyi. Sıcak, havasız, penceresiz okul taşıtı tadındaki servislerde Ebru Gündeş’ten başka sanatçı dinlenemiyordu ki bu da zaten bünyedeki tüm gazı alıveriyordu. Servisten indikten sonraysa 10 dakikalık yokuş tırmanışı bekliyordu bizleri. O engeli de aşıp festival alanına vardığımızda bir yarabbi şükür çektik vallahi ne yalan söyleyeyim. Bize bugünleri de gösterdi Rab’bim.

Festival alanı Hezarfen’den hatırladığımız şekildeydi. Yine iki adet sahne (bu sefer alternatif sahnenin adı Burn değil, Zero idi), türlü yemek alanları ve lunapark oyuncakları ile ufak tefek standlar… Yalnız Hezarfen’den farklı öyle önemli bir nokta vardı ki onu es geçmek mümkün değil. Her yer asfalt!!

Öğlen sıcağında o asfalt nası yakıyordu insanın ayaklarını da yüzünü de anlatamam. Yere oturmak zaten mümkün değildi, dokunmaksa imkansız. Çeşitli çim alanlar yapmışlardı gerçi, böyle kare kare toprak-çim kesitlerini getirip halı gibi sermişlerdi ama koca alanda ufacık noktalardı yeşillik olan. Ki onlar da asfaltın üzerine serildiklerinden toprağın sahip olduğu esneme payı bunlarda yoktu. E tabi bu da oturunca insanının totosunun acımasına neden oluyordu. Bir de ikinci günün sonunda hiç de toprak gibi kokmuyordu o çimlik alanlar, onu da belirteyim efenim naçizhane bendeniz.

2 günlük festival boyunca, konserler sağolsun, fena vakit geçirmedim. İlk gün Sakin ve Duman’ı önlerden izledim, Nine Inch Nails’ı arabaya uğramam gerektiği için otopark yolculuğu nedeniyle kaçırdım, Prodigy’de de kendimi kaybettim.

Ertesi günse ilk gün yaşadığım sıkıntılardan dolayı ettiğim tonla küfüre rağmen Hayko Cepkin konseri sayesinde motive oldum aynı eziyetleri tekrar çekmeye.  Manga vs. Cartel ile başlayan konser maratonumuz, Allah’ın sıcağında asfaltın üstünde ve yüzlerce kişinin tam ortasında Hayko Cepkin konseri, ardından Razorlight ve connectionlar sayesinde sahne önünden izlenen Kaiser Chiefs ve Linkin Park ile devam etti.

Konserlerden çok keyif aldım. Ayrıntılarını ve foto – videolarını daha sonra paylaşacağım ama genel olarak şunu söylemek isterim ki daha da İstanbul Park’a gitmem!! Bundan sonraki festival programında öyle acayip, öyle şaka gibi gruplar olması gerekir ki  gitmemek opsiyonunu ortadan kalksın. Ancak o zaman aynı eziyete bir daha katlanabilirim.

Ya da yine eski günlerdeki gibi Hezarfen’e dönerler, ne gam kalır ne keder. Festival ruhunu dibine kadar, dertsiz tasasız yaşar, ardından tebriklerimizi sunarız yine bu sayfadan.

Şampiyon Freshtival

Pazartesi, Haziran 1st, 2009

Miller Freshtival Logo

Herhangi bir yerde festival olur da ben gitmem mi? Hele bir de o festivale davetiye varsa… Köstebeğin istediği bir göz, Feşmekan verdi iki göz durumu yani :))

Efenim 30 Mayıs Cumartesi akşamı Miller Freshtival‘deydim. Saat 18.00 gibi Turkcell Kuruçeşme Arena‘ya girdiğimde etraf pek kalabalık değildi. Bira standlarının önünde kuyruk oluşmamış, insanlar henüz cıvıtmamıştı. İlk bira eşliğinde festival alanını turlarken Guitar Hero ve Wii standları hemen gözüme ilişti. Oynamak için yanıp tutuşmaya başladım ama partner eksiğim vardı. Guitar Hero için bir bateriste, Wii için de rakibe ihtiyacım vardı.

Tam o sırada imdadıma yetişen bir arkadaşım bateriye oturuverdi. Ama sağolsun kafasına göre sololar atmaya çabaladığından dolayı 10.saniyede diskalifiye olduk. Fakat buna rağmen stand görevlileri çabamızı takdir etmiş olacaklar ki ipod hoperlörü hediye ettiler ikimize de. Tabi ki benimki yarım saat içinde kayboldu, ya yolu kaybettim ya ben kaybeldim.

Friendly Fires sahneye çıktığında hafiften kıpırdanmalar başlamıştı bizim ekip arasında. Benimse aklımda hala tek bir soru vardı: Portecho ne zaman çıkacak? Efenim meğerse öğle saatlerinde olmuş bitmiş o iş. Yine canlı dinleyemedim yani Portecho’yu. Her seferinde aynı şey oluyor. Daha bir festivale katılıp da Portecho dinleyebilmişliğim yoktur. Halbuse katıldıkları her festivale gidiyorum. Bu sefer de geç gelmişim konser alanına. Kesin bir sonraki sefer de başka bir şey olur. Sanırım benim bu sevdadan vazgeçmem, festival programlarında Portecho adını her gördüğümde “a oley be Portecho!” dememem gerekiyor.

Gelelim Freshtival’in bombasına, Gabriela’sına, Cilmi’sine… Sahneye çıkar çıkmaz kalabalığın akın etmesine neden olan 18 yaşındaki, sesi de kendi kadar güzel Gabriela, çok keyifli bir saat geçirmeme neden oldu. Tabi bunda kanımda kendini yavaştan hissettirmeye başlayan alkolün ve grubumuza yeni katılan arkadaşlarımızın da etkisi yok değildi. Gabriela “Sweet About Me” derken ben de içimden “Öğretmenim canım benim” şarkısını söylüyordum.

Video: Gabriela Cilmi – Miller Freshtival Performansı

Konser bittikten sonra Kuruçeşme’den Beşiktaş’a eğlenceli bir yürüyüş yaptık. Parklara daldık, kaydıraklar, salıncaklar neşemize kahkaha kattı. Bir sürü foto çektik. Güle oynaya, şarkılar türküler eşliğinde Ortaköy’e vardığımzda şampiyonluk sarhoşu Beşiktaşlılar sardı dört bir yanımızı, baktığımız her yerde izleri duruyordu. :) Biz de onlara eşlik ettik, siyah-beyaz çekmekten sesimiz kısıldı :)

Beşiktaş’a vardığımızda ise Üsküdar motorları bana bakıyordu. Ben onlara, onlar bana bakarken aramızda tarif edilemez bir çekim oldu. Koşa koşa atladım motorlardan birine, ne içeri geçtim ne de üst kata çıktım. En önde, motorun burnunda durdum. Rüzgarı saçlarımda, İstanbul’u içimde hissettim. Üsküdar’a indiğimde ise hemen motor değiştirdim. En eğlenceli yolculuk ise ondan sonra başladı. Bilirsiniz Anadolu Yakası’nın en sevdiğim yanı dönüş yolculuğudur. Yine motorun burnunda, bu sefer benim yakama doğru… Galata Kulesi solumda, Beşiktaş meydanı karşımda. Çarşı adeta yanıyor. Tam bir renk cümbüşü…

Babylon’da Makossa & Megablast

Çarşamba, Mayıs 13th, 2009

doublemoonremixedŞimdi size bir cümle kuracağım içinde geçen bazı kelimelerden dolayı çok heyecanlanacaksınız. Yani en azından ben öyle oldum. Siz de kesin olursunuz diye düşündüm.

Doublemoon Remixed Volume 2‘nin yayınlanması şerefine 16 Mayıs Cumartesi gecesi Babylon‘da Makossa & Megablast konseri var!

Zaten Doublemoon ile Babylon’un adının bile aynı cümle içinde geçmesi yeterince heyecan verici iken bir de Avusturya’nın en ünlü DJ’leri Makossa & Megablast’ın bunlara eklenmeleri çok bomba olmuş. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim: Gecenin görsellerini de son dönemin başarılı fotoğraf sanatçılarından Yağmur Kızılok hazırlamış.

Aranızda kimdir bu Makossa & Megablast diye soranlar varsa diye… Efenim şimdi bu DJ arkadaşlarımız özellikle Viyana’da çok tanınan isimler. Ama ünleri sırf Viyana ile sınırlı kalmamış dünyaya da taşmış. Çok keyifli, eğlenceli müzik yapan bu zat-ı muhteremlerin hikayelerini birazcık anlatayım istiyorum.

Makossa adıyla tanınan Marcus Wagner-Lapierre, Viyana DJ arenasının en önde gelen isimlerinden biri. 1980′lerde DJ’lik yapmaya başlayan Makossa, 1995′de Avusturya’nın en ünlü radyolarından biri olan ve benim de Viyana’da olduğum günlerde severek dinlediğim FM4‘ü kurdu. Ayrıca Makossa 13 senedir Mc Sugar B ile de bir Cumartesi show’u olan “Swound Sound System“‘i hazırlayıp sunuyor. Makossa son 10 yılda 20′den fazla compilation albüm yayınladı.

Makossa’nın ekürisi Megablast adıyla tanınan Sascha Weisz ise 1990′ların başında DJ ve prodüktörlüğe başladı. Dub, reggae ve hip-hop’tan etkilenerek müziğe başlayan Megablast, daha sonra acid house, tribal ve elektro tarzlarına yöneldi. Megablast 2003 yılında ilk albümü “Creation” ile eleştirmenler ve müzikseverlerden tam not almıştı.

Bence 16 Mayıs Cumartesi gecesi bizi çok eğlenceli bir parti bekliyor. Fakat bu kadar bilgi size yetmediyse bir de aşağıdaki videoya göz atmanızı tavsiye ederim. Gaza gelmeniz işten bile değil… ;)

Atıverdik Göbecikleri

Salı, Mayıs 12th, 2009

Geçen hafta bugün amma göbek atıldı be kardeşim. Romanlar çaldı, roman olan, olmayan herkesin kanı kaynadı. Zaten damarlarından oryantal akan bir milletin evladı olan herkes 9/8′liği duyduğu anda geçiverdi kendinden.

Akşam 20.00 gibi Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri’nin yapıldığı alana vardık arkadaşlarla. Sahildeki fenerin civarında bulunan park alanının tamamını şenlik için ayırmış Fatih Belediyesi. Bir güzel de süslemişler, sahneleri, çadırları kurmuşlar.

En ışıklı, en merkezi yerdeki ağacı da haliyle dilek ağacı haline geritmişler.  Şenlik alanına gelir gelmez bizim yaptığımız ilk iş de zaten o ağacı ziyaret etmek oldu. Hemen çaputları bağlayıverdik ağaca. Kızların dilekleri arasında “para” mutlaka bulunurken benim aklıma bile gelmemişti. Diğer afacan arkadaşımın dileği ise “Dünya Barışı” idi.

Hıdrellez

Dilekler dilendikten sonra kulağa gelen ilk davul- zurna ekibinin peşine düştük hemen. Çantalar ve montları yere bıraktıktan sonra, ekibin bulunduğu sahnenein önünde göbecikleri atmaya başladık. Derken bizim kızlardan biri fırlayıverdi sahneye. Öyle de güzel bir gösteri sundu ki sanırsın uzun süredir ekiple beraber çalışıyorlar yani o derece…

Gösteri bittikten sonra “Şimdi nereye gitsek?” diye düşünürken kızlardan diğeri kayboluvermiş bile. O zaten önden önden bir yerlere gidiyordu. Etrafta öyle kalabalık ve bizim kız da öyle çıtı-pıtı ki sorma… Arada kayboluverdi gözden. Bizimkiler de aramaya başladılar sağda solda. Dedim “Hiç aramayın boşuna, ilerdeki sahnede göbek atma yarışması başlamış, kesin sahneye çıkmıştır“. Önce güldüler ama bizim kız mikrofonu eline alıp, adını söyleyince gözlerindeki şaşkınlık görmeye değerdi.

Tabi o kargaşada sahnenin önüne giderken bira almak üzere ekipten ayrılan bir arkadaşımızı da kaybettik. Festivallerin klasik problemidir, tuvaleti gelen, alışveriş yapmaya giden, kapıdan bir arkadaşını almak üzere ortamdan ayrılan kişinin bir daha bulunması saatler alır. O nedenle ya gittiğin yerde mutlu olmayı bileceksin, ya da kalıp kalplerde tahta sahip olacaksın.

Bira almaya giden arkadaşımızla tekrar buluşmamız hiç almadıysa 1 saat almıştır. O gelip de biralar midelere indirildikten sonra yine 9/8lik avına çıktık. O kadar eğleniyorduk ki bu durumu ancak Trakyalı bir arkadaşımın göbek atarken attığı naralardan biri açıklayabilir: “Bu Hıdrellez her 3 ayda bir yapılsın bence!!

Unutmayın! Her sene 5 Mayıs’ta Ahırkapı’da Hıdrellez Şenlikleri var. Çok eğlenceli bir şehir festivalini kaçırmak istemiyorsanız şimdiden ajandalarınıza not düşün.

Seneye Ahırkapı’da görüşürüz. ;)

Soner Çakmak’la Kargalara Bakmak

Perşembe, Şubat 12th, 2009

Dün akşamüstü bir arkadaşım aradı, “Play Studio‘da Marmara Üniversitesi’nden bir ressamın sergisinin açılışı varmış, gitsek mi?” dedi.

Daha önce de Beyoğlu İstiklal Caddesi Turnacıbaşı Sokak No:19′da yer alan Play Studio’da bir sergiye gitmiştim ve son derece memnun kalmıştım. Küçük, sıcak, samimi bir yer Play Studio. Çok güzel de eserlere ve tabi ki değerli sanatçılara yer veriyorlar sergilerinde. Hoş bir müzik eşliğinde, elinde şarapla eserlerin arasında rahatça dolaşabiliyor insan. İşte bu yüzden “kimdir? nedir?” diye uzun uzadıya sormadan kabul ettim arkadaşımın teklifini.

Ama telefonu kapatır kapatmaz baktım hemen Play Studio’nun websitesine. Soner Çakmak’ ın “Islık” isimli sergisiymiş efenim 11 Şubat – 28 Şubat tarihleri arasında gezilebilecek olan.

(daha fazla…)

Kaburgaya Doyduğum An

Çarşamba, Şubat 4th, 2009

Sıkça ve zevkle gidiyorum Beyoğlu’ndaki Zübeyir Ocakbaşı‘na ve her seferinde “ille de kaburga” diye tutturuyorum. Ama sanırım ilk defa geçen cuma akşamı (30.01.09) doydum kaburgaya.

Efenim şimdi size daha önce de bahsettiğim gıda mühendisi bir arkadaşım vardı ya. Hani “böyle sıcak çikolatayı bir Belçika’da bir de J’adore Chocolatier Café‘de içtim” diyen. İşte o arkadaşımın doğumgünü vesilesiyle sekiz adet, gözünü et ve rakı bürümüş genç bir araya geldik ve Zübeyir Ocakbaşı’nda aldık soluğu.

Kim ne derse desin, bence Zübeyir Ocakbaşı kaburganın şahı! Öyle güzel pişiriyor ki Zübeyir Usta kaburgaları, sanki lokum! Ağızda dağılan, yumuşacık kaburgaların kekiği de tuzu da yağı da  pek bir kıvamında, pek bir lezzetli oluyor. Yedikçe yiyesi geliyor vallahi insanın. Yanında da mis gibi rakı… Ohh!

Yalnız bir kötü yanı var: O da bir porsiyonda yalnızca 4 kalem kaburga olması… 4 kalem kaburga nedir ki? 4 saniyede bitiveriyor. Tadı da damağında kalıyor insanın. Hemen söylense de yeni kaburgalar, pişmesiydi, gelmesiydi derken araya bayağı zaman giriyor. Tabi bazen “Kusura bakmayın. Kaburgamız kalmadı!” cevabıyla da karşılaşılabiliyor. Zira Zübeyir’in en çok tercih edilen yemeği kaburga.

İşte biz de daha önceki alemlerimizden de tecrübe ettiğimiz bu durumla tekrar karşılaşmamak için önceden 24 porsiyon (yazıyla: yirmi dört) kaburgamızı ayırttık da gittik mekana. Masaya oturur oturmaz gelen mezelerle oyalanıp, ilk kadehleri yuvarladıktan sonra sekiz porsiyon kaburga geldi sofraya. Masaya konması ile bitmesi de bir oldu. Artık nasıl gözümüz dönmüşse… En son bir arkadaşımın “Ben 3 tane yedim ya kim yürüttü benim hakkımı?!” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. O isyan ederken biz de gülerek izliyorduk kendisini.

Ancak laf aramızda benim gülüşüm biraz kıs kıs şeklindeydi. Evet efenim, itiraf ediyorum! O kaburgayı iç eden bendim. Ninuhahaha!

Bu arada garson arkadaşlar, masada dönen sohbetten aramızdan birinin doğumgünü olduğunu anlamışlar ve bir güzellik düşünmüşler. Kalan 16 porsiyonu servis ederken 8′er porsiyonluk her iki kayık tabağın da içine birer küçük mum koymuşlar. Çok ince düşünülmüş bu şık hareketi biz de “İyi doğdun” şarkımızla destekledik ve tabi ki de mekandaki tüm kafaların bize dönmesine sebep olduk. Ne de olsa alışılmadık bir durum kaburga servisi esnasında doğumgünü şarkısı söylenmesi.

23.30 gibi kahvelerimizi içerken hepimiz kaburgaya doymuştuk. Gerçi arada “Oğlum olsa ben bir porsiyon daha yerdim!” diyen tosuncuklar da vardı ama Zübeyir Ocakbaşı gerek yemekleri gerekse servisi ile hepimizi memnun etmeyi başarmıştı o gece.

Eline sağlık Zübeyir Usta!

Gıda mühendisi sevgili arkadaşım bu lezzetteki kaburgaları da Belçika’da yemiş midir bilemem ama siz en yakın zamanda gidin Beyoğlu İstiklal Caddesi Bekar Sokak No.28′deki Zübeyir Ocakbaşı’na, sevdiklerinizle birlikte kendinize güzel bir ziyafet çekin.

E zahmet olmazsa bir kadeh rakı da benim için içersiniz artık. ;)