Thursday, March 11, 2010

Archive for the ‘Spor’ Category

Mighty Sultans

Posted by Patavatsız Köstebek On Haziran - 8 - 2009

IAFL-Final-AfisDün Türkiye Profesyonel Amerikan Futbol Ligi final maçı vardı. İki yiğit takım çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane. Vefa Stadı’nda yapılan final maçında Boğaziçi Sultans‘ın rakibi İstanbul Cavaliers (İAFK) idi.

16.30 da başlayan maç 3 satten fazla sürdü. Ancak 3 saatin sonunda kazanan taraf, son 10 dakikaya kadar maçı geride götürmesine rağmen inancını hiç yitirmeyen, Boğaziçi Sultans oldu.

Genelde Amerikan Futbolu maçlarında tribünler pek dolmaz. Oyuncuların arkadaşları bile bir bahane uydurup, maçları izlemeye gelmezler. Belki kuralları bilmediklerinden, belki oyunu çözemediklerinden, belki de maçlar çok uzun sürdüğünden dolayı… Ama kardeşim biz biliyoruz da mı izliyoruz?!?

İzledikçe öğreniyoruz, öğrendikçe daha da bir seviyoruz. Önceleri bir touchdown bilirdim bir de yard hesabını. Şimdi Linebacker‘dı, QB‘ydi derken NFL 2009‘da zaferden zafere koşuyorum.

Efenim dün Boğaziçi Sultans kaşkolunu kapıp tribündeki yerini alanlardan biri de bendim. Stada gittiğimde maç başlamak üzereydi ama Boğaziçi’nin Holiganları henüz gelmemişlerdi stada. İstanbul Cavaliers taraftarları ise meydanı boş bulmuşlar bağırıp duruyorlardı.

Sonra uzaklardan bir yerlerden davul sesleri gelmeye başladı. “Alemin kralı geliyor” tezahüratı eşliğinde stada geldi holiganlar ve tribünün sağ tarafında, tam da benim bulunduğum yere konuşlandılar. Bir anda önüm,arkam,sağım,solum holigan oldu. Boğaziçi oleeeyyy!!

Maçın hemen başlarında iki touchdown yapınca İAFK, sessizleşti biraz bizim oralar. Sultans’ın da morali bozulmuştu. Hiç yapmadıkları hataları yapar oldular, taa ki ilk touchdown’u yapıp şeytanın bacağını kırana kadar. Ondan sonrası da zaten uh, ah oley, uh ah oley…

AFK taraftarları sessizleşirken bizim taraf coştukça coşuyordu. Hatta dışarıdan takviye kuvvetler bile gelmişti. Maç Karagümrük’te olup, stadın kapıları da açık olunca holiganlara apaçilerin katılması da kaçınılmaz oldu. Önce bir gaza geldi herkes, kolkola bağırmaya başladı ama sonra tezahüratların rengi değişmeye başlayınca sustu Boğaziçi taraftarı. Şovlarını tek başlarına sürdürmeye çalışan apaçiler, şarkılarıyla akılları sıra Boğaziçili kızları etkilemeye çalıştılar bir süre ama sonradan dank etmiş olmalı ki; sahada ter döken tosuncukların çoğu bizim kızların ya sevgilileri ya da abileriydi. Bu güzide farkındalık, tribünlerin tekrar Boğaziçililer tarafından yönlendirilmesini ve herkesin onlara eşlik etmesini sağladı. Sesler gene yükselmiş, kaşkollar sallanmaya başlamıştı.

Şampiyon Boğaziçi Sultans Kupa ve Madalyalar

Artık maçın sonu yaklaşmıştı ama beklenen touchdown bir türlü gelmiyordu. Yok sarı bayraktı yok efenim yard cezasıydı derken son 10 dakikaya girilmiş ancak fark hala kapanmamıştı. Ha bu arada 10 dakika dediysem, kafadan yarım saat yani… Sesleri iyice yükselttik, arada iki de davul patlattık, yard be yard hedefe yaklaştık. E o kadar yaklaşmışken touchdown yapmamak da zaten ayıp olurdu. Sultans da çakıverdi touchdown’u doksana… Sonra da zaten gelsin kupalar, madalyalar…

Boğaziçi Sultans’ın şampiyonluk sevinci görmeye değerdi. Kupa merasimi de izlenesi görüntüler oluşturdu. Her ikisini de süpersonik cep telefonumla kaydettim. Siz de bu ana şahit olun istedim.

Video: Kupa Merasimi

Ha bu arada size arkadaşımı söyliyeyim de benim nasıl biri olabileceğimi az çok tahmin edin.

Aşağıdaki videoda kendini kaybedip demir parmaklıklara yapışan bir tosuncuk var ya işte o benim ilkokul 1′den beri arkadaşım. :)

Video: Şampiyonluk Sevinci

Tebrikler Sultans.. Tebrikler Boğaziçi…

Son olarak… Haydi hep beraber…

Everywhere we go
People wanna know
Who we are
So we tell them
We are the Sultans
Mighty mighty Sultans
Uh ah oley uh ah oley

Gittik Son Kupayı da Yerinde Gördük

Posted by Patavatsız Köstebek On Mayıs - 21 - 2009

dsc00142UEFA Finali de olmasa Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı göreceğim yoktu herhalde. Her giden ballandıra ballandıra anlatıyordu; “Şöyle güzel, böyle modern stad” falan diyordu ama görmeden anlamıyormuş insan. Bir Galatasaraylı olarak öncelikle stad daha sonra da dün akşamki organizasyon nedeniyle Fenerbahçe’yi tebrik ediyorum.

Çok keyifli bir ortam vardı dün akşam Şükrü Saraçoğlu stadında. Shaktar’lısı, Bremen’lisi gelmişti haliyle ama Galatasaraylı’sı, Fenerbahçeli’si, Beşiktaşlı’sı da oradaydı. Eskişehirspor forması ile gelen de gördüm,  Trabzonspor formasıyla gelen de, Sivasspor formalı olan da vardı, Karşıyakaspor formalı olan da. Normal de süper medeni lig ortamımızda böyle sahneleri pek sık göremediğimiz için mutlu etti bu birliktelik beni. Tabi yine ebedi dost olduğunu unutup ezeli rakipten başka bir şey olamayacaklarına kanaat getiren bazı taşkın Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları arasında ufak bir arbede yaşanmadı değil ama bu da zaten beklenen bir olaydı. Fazla medeni ortamlar bozuyor demek bazılarını.

Maç başlamadan önce stadda çok güzel şovlar yapıldı. Her ne kadar yanımda kameramı götürmüş olsam da iki foto çektikten sonra şarjının bitmesiyle birlikte yine 2MP’lik cep telefonumla kayıt yapmak zorunda kaldım. Bu nedenle aşağıdaki videoların kalitelerinin kusuruna bakmayın. Yok eğer ille de kusuruna bakıyorsanız, az yiyin de bana daha kaliteli kayıt yapan bir cep telefonu alın. :)

Video: Maç öncesi Tribünler

Oyunla ilgili fazla yorum yapmayacağım. Zaten bilirsiniz, pek sevmem, ofsaytmış, faulmüş, penaltıymış değilmiş tartışmalarını. Beni ilgilendiren olayın eğlence kısmı. Mesela tribün şovları. Her iki takımın taraftarı da mümkün olduğunca coşkuyla destekledi takımını. Ama maçın ilk yirmi dakikasında bir tutuklardı. Kısa süreli tezahüratlar yapıyorlar sonra sessizce maç izlemeye dönüyorlardı. Tabi ki 90 dakika boyunca marşlar eşliğinde futbol izlemeye alışkın Türk taraftarı dayanamadı bu duruma ve hemen patlatıverdi bir “Dağ başını duman almış Gümüş dere durmaz akar“. Stad bir güzel inleyince bu marşla, diğer taraftarlar da kendine geldi. Ondan sonra da özellikle Shaktar Donetsk taraftarları meşale dahi yakmak suretiyle delicesine desteklediler takımlarını. Ama şimdi Allahları var Shaktar da fena oynamadı, hakketti o desteği… Kale arkasında bulunan Werder Bremen taraftarlarıysa diğer tribünde bulunan W.Bremenlilerle “Grün-Weiss” çekerek boş olmadıklarını gösterdiler ama meşale falan hak getire… Halbuse kapıda satıyorlardı, alsalardı ya oradan birkaç tane…

Genelde maçların uzatmalara gitmesini sevmem, ama uzatmaya gidiyorsa eğer bir maç, penaltılarla bitsin isterim. Dünkü maçta da isteğim ve hatta Lucescu futbolunu tanıdığımdan dolayı beklentim de o yöndeydi ama 2-1′i yakalayıverdi Shaktar hemen. Ah bir de Werder Bremen bulsaydı ikinci golü, süper penaltı heyecanı yaşayacaktık ama olsun. Üşümüştük zaten iyi oldu daha fazla uzamadığı.

Shaktar Donetsk 2-1 kazanıp da kupa merasimi başlamaya yakın beni bir heyecan kapladı. Zira en son 2000 yılında, önce Taksim Meydanı’nda daha sonra da Ali Sami Yen Stadı’nda görmüştüm UEFA Kupası’nı. Şimdi tekrar yakından görecek olmak hoş bir duyguydu. Bir de daha önceki yıllarda olduğu gibi sahaya platform kursalardı da orada yapsalardı takı merasimini daha iyi olurdu. Ben seviyordum o eğlenceyi. Madalyasını alan arka tarafta beklemeye geçiyor ve o esnada omuz omuza şarkılar, türküler, söyleyip yanmak için yol aldım sevdalardan

I Love You Luce” tezahüratları arasında kaldırdı Shaktar Donetsk son UEFA Kupası’nı. Tabi bu arada stad da bayram yerine döndü. Kupayla bir güzel de tur attılar mıydı, haydi hayırlı uğurlu olsun.

Video: Kupa Merasimi

Eski Açık Beyaz Dedi

Posted by Patavatsız Köstebek On Nisan - 2 - 2009

Efenim dün akşam üzerinize afiyet Ali Sami Yen’deydim. Hemi de Eski Açık’ta! Avrupa Şampiyonu İspanya’yı ağırladığımız ve tıpkı İspanya’daki maçta olduğu gibi dandik goller eşliğinde elimizden kaçırdığımız maçı, tribünde izlemek yine de büyük keyifti. Hava biraz serindi, stada girmek - çıkmak da büyük eziyetti ama yine de Ramos’u olsun Torres’i olsun efenime söyliyeyim Casillas’ı olsun dünya starlarını canlı canlı izlemek hoş bir deneyimdi.

Söylemesi ayıptır Galatasaray taraftarı olduğum için Ali Sami Yen’e çokça defalar gitmişliğim vardır. 1999 - 2000 sezonunda kombinem vardı mesela. Tam da UEFA kupasının alındığı seneye (17 Mayıs 2000) denk düşen bu dönemde haftaiçi maçları da dahil olmak üzere Galatasaray’ın tüm maçlarına gitmiştim. Kombinem kapalı tribünün ortasında olduğu için -ki bu bölüm o dönem “Aslan Tribünü” diye adlandırılıyordu- maça gitmemek de ayıp olurdu zaten. ;)

Daha sonraki sene ise kombine almamıştım ama vakit buldukça maçlara gidiyordum. Hangi tribünden bilet bulursam orada izliyordum maçı. Kapalı Üst, Kapalı Alt, Yeni Açık, Numaralı… Hepsinde maç izlemişliğim vardı da Eski Açık’ta izlemek bir türlü nasip olmamıştı. “Eski Açık Sarı Desene” tezahüratının tavan yaptığı -ki daha sonra UEFA maratonunu anlatan filme bile adını verdi- dönemde oraya bilet bulmak oldukça zordu. Anında bitiyordu biletler.

Ama işte dün akşam Coca Cola’nın göndermiş olduğu davetiye sayesinde ilk defa Eski Açık’ta maç izleme şerefine nail oldum. Aklımda kupa, elimde Coca Cola şeklinde çıkardım hayatın tadını.Vallahi süper de oldu. Ah bir de yenseydik…

Neyse efenim gelelim stada giriş kuyruğu ile başlayıp tribün şovlarla devam eden Eski Açık macerama.

tr-esp-sami-yen

Saat 19.15 gibi Eski Açık kuyruğuna girdim. Kuyruk, önceleri ikişerli sıra halindeydi. Fakat kapıya yaklaştıkça sekizerli, onarlı bir hal aldı. Kapı dediğimde, yanyana iki kişinin zar zor geçebileceği demirden bir şey. Etrafında da polisler var üst-baş araması yapıp, milleti stad alanına alıyorlar. Bir de stada giriş kapısında beklemek gerek falan derken oldu mu saat sana 20.30… Stada girişimizle beraber kırmızı beyaz balonlar kapladı havayı. Tribündeki herkes ellerinde bayraklar, 10. yıl marşını söylüyordu. Hemen maçı rahat rahat izleyebileceğim bir yer buldum ve marşa eşlik etmeye başladım. Evet efenim yer buldum diyorum çünkü çok açık bir Açık kuralı vardır ki yerler numaralı falan değildir. Öyle elinde biletle gelip de “C blok 48 numara benimdi beyefendi kalkar mısınız?” diyene fazla ses çıkarılmaz ama öyle okkalı bir hareket yapılır ki bir daha da unutulmaz.

Maç öncesi 10.Yıl Marşı

Takımlar sahaya çıkarken şovlar da başlamıştı. Eski Açık ve Kapalı’da tribünü kaplayacak derecede büyük bayraklar açıldı. Kapalı’da açılan TTNet’inki idi de bizimkisi hangisinindi göremedim haliyle.Yalnız kardeşim o bayrak da ne pis plastik kokuyormuş ya!! TV’de izlerken süper oluyor, “açsalar bayrağı tekrar da görsek” falan diyor insan ama gel sen ne çektiğimi bir de bana sor!

Bayraklar Altında!

İstiklal Marşı falan derken başlayıverdi maç. Hemen kendini tutamayan iki genç delikanlı sarıldılar meşalelere. Biri benim 2 sıra önümde hafif çaprazımdaydı. Diğeri ise tribünün öbür ucunda. Etraf duman oldu, meşale yandı söndü derken 10 dakika sonra 3 adet polis geldi. Biri sıranın başından, biri arkasından, biri de öbür ucundan girerek, az önce meşale yakan çocuğun koluna girdiler, sessiz sakin götürdüler merkeze. O sırada bir de gol kaçırdı bizimkiler, iyice kaynadı arada vukuat. Olayı gören bayrakçı amca hemen yanıma geldi. “Hava-i Fişek yaktığı için aldılar çocuğu, biraz kurnaz olup yer değiştirseydi yakalanmazdı” dedi. :) Onu bunu bilmem ama polis süper başarılı çalıştı. Hızlı reaksiyon, doğru adam, sakin müdahale…

İkinci yarının başında ise E-5 kenarındaki stadı gören binalardan birinin terasında yandı “hava-i fişekler“. Tam da 3 tane idi. Demek polis bizim tribünden aldığı 2 kişi ve kapalıdan aldığı 1 kişiyi merkeze götürmemiş, terasa çıkarmış. “Ne yakıcaksanız burada yakın çocuklar” demiş. İşte tam da yeşil sahalarda görmek istediğimiz polis tipi be… Bir kez daha tebrikler.. :)

Nereden gelmiş, ne zaman gelmiş bilmiyorum ama yine ikinci yarının başında arkamdaki sıraya bir grup gelmiş. Grubun komiği de tam arkama düşmüş. Adamın tepkiler müthişti. Sayesinde bayağı güldüm vallahi.

  • Top bizim kaleci Volkan’a geliyor. Abi haykırıyor: “Yapıştır!
  • Defans oyuncumuza top geliyor, abi boş durmuyor: “Çak oradan!
  • Top ne zaman Arda’ya gelse: “Amansız ol, Arda!

Yalnız, Arda ne oynadı be kardeşim!

Bu arada madem maç yazısı oldu bu. Bir de maç yorumu yapayım:

Fatih Hoca’nın Emre Belözoğlu ısrarı yakmıştır takımın başını bu da böyle biline…

Bıldırcınlar Geliyi, Hazirla Atmacayi

Posted by Patavatsz Kostebek On Kasım - 8 - 2008

Bir arkadaşım Rize‘nin Pazar ilçesinde arabayla ağaçlık bir bölgeden geçerken, ağaçlardan birinin dalında yırtıcı bir kuş görmüş geçenlerde. Hemen çekmiş arabayı sağa, ağacın yakınına doğru gitmiş. Ağaçtaki kuşun ayağına bir ip bağlıymış, ipin diğer ucunda da bir dayı.

Demiş: “Dayı, hayırdır?

Dayı da demiş ki: “Atmaca bu evladım, biz bununla bıldırcın avlıyoruz.

Nasıl yani?

Efenim şimdi yaz aylarında Rize’de dallara ağ gerip, dala da kuş kondurup, atmacalara tuzak hazırlıyorlarmış. Kuşu kapmaya gelen atmacayı da bir güzel yakalıyorlamış. Yakaladıkları atmacaları Eylül ayına kadar eğitip, sonbaharda bıldırcın avına çıkıyorlarmış. Atmacayı eğitmek için canlı bıldırcın kullanıyorlarmış. Bıldırcını salıyorlar, atmaca da fırlayıp kapıyormuş. Böyle böyle alıştırıyorlarmış atmacayı, bıldırıcını kapıp getirmeye.

Av sezounu açılana kadar atmaca bu olayı iyice öğreniyormuş. Bu arada bıldırcın avı sezounu sonbahar ayları boyunca devam ediyormuş. Sezon açılınca, babalar salıyorlarmış önce köpekleri, bıldırcınları korkutup havalandırıyorlarmış. Sonra da gönder atmacayı, kapsın getirsin bıldırcını. Tüfekle yapılan avın neredeyse aynısı. Ama insan eliyle yapılmış bir aleti kullanmak yerine bizzat doğanın kendisinden faydalanıyor Rizeliler. Böylece işlerini garantiye de almış oluyorlar. Neticede tüfekle ıskalama riski var ama atmacayla risk neredeyse sıfır. Güzel iş valla.

Takdir ettim Rizelileri. Akıllıca davranıyorlarmış. Hem ellerini de kana bulamıyorlar, sadece yardım ve yataklık…

Peki sezon bitince ne oluyor atmacalara?

Atmaca sahipleri evlerinde bakıyorlarmış hayvanlarına kış gelince. Onları yumurta ve et ile besliyorlarmış. Fakat ara ara hayvanın kaçtığı da oluyormuş. O zaman da bir yere leş yerleştirip, atmacanın geri gelmesini bekliyorlarmış.

Fakat atmacaların büyük bir çoğunluğu kışı geçiremeyip, ölüyormuş ki bu oranda yukarıdaki dayının dediğine göre ellide birmiş. Yani her yaz aynı terane yeniden başlıyormuş. Bul, yakala, eğit, avlan.

Peki bu insanlar neden sezon bitince salmıyorlar atmacaları? Evde tutunca bir şey değişmiyor ki. Ha salmış avcı atmacayı, ha ölmüş atmaca. Zaten evde bakılanların yaşama ihtimali çok düşük. Bari atmacalar uygun mevsim şartlarının olduğu yerlerde yaşamlarına devam etsinler. Hem yaz gelince tekrar aynı yere dönme ihtimalleri olduğuna göre avcıların eğitimli atmaca yakalama şansı daha yüksek olur. Nasılolsa her yaz yeni bir tane yakalayıp, eğitmiyorlar mı?

Atmaca yetiştiriciliği ile ilgili detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Galatasaray Kurtlar Vadisi’nde

Posted by Patavatsz Kostebek On Kasım - 7 - 2008

Dün akşam bir yandan Galatasaray maçını izlerken bir yandan da nargilemi tüttüreyim, kahvemi höpürdeteyim diye Yeşilköy’de bir cafeye gittim. Cafenin iki tane plazma TV’si var. Biri içeride diğeri de dışarıda. Maçı dışarıdaki TV’de vereceklermiş diye cafenin bahçesindeki masalardan birinde yerimizi aldık arkadaşlarla. “İçeride niye yayınlamıyorsunuz maçı?” diye sorduğumda, “orada Kurtlar Vadisi‘ni yayınlayacağız.” cevabını aldım. Önce pek umursamadım da sonra düşününce garip geldi. Hatta durum ilerleyen saatlerde daha da acayipleşti.

Bir kere maçın ilk dakikasına kadar kanalı değiştirmediler. Sadece maç izlemek için orada bulunan bizler de Kurtlar Vadisi izlemek zorunda kaldık bir süre. Devre arasına kadar her şey güzeldi. Devre arasında tekrar Kurtlar Vadisi’ni açtılar dışarıdaki TV’de. Ses maç esnasında iyice açılmış olduğu için, kanal değiştiğinde de bangır bangır bağırmaya devam ediyordu.

Maçı bile o denli dikkatli izlememiş insanlar, kanal değişince ekrana kilitlendiler. Ses çıkarmadan izliyorlardı. Zaten dizide de pek fazla ses çıkmıyordu. Dizi genelde poz kesme üzerine olduğundan, oyuncular bir o yana bakıp uzun kaç çatıyorlar, bir bu yana bakıp kaş çatıyorlar sonra da beylik bir laf ediyorlar ve susma devam ediyor. Yani ağırlıklı olarak zurna sesinden oluşan bir fon müziği hakimdi mekana. Bir de bizim gülüşmelerimiz..

Çünkü bence Kurtlar Vadisi komik bir dizi. Her hareket, her laf klişe ve abartı koktuğundan bence gülmemek mümkün değil. Ama koca koca adamlar oturmuş ciddi ciddi izliyorlar valla.

Bir ara içeri girdim. Bakayım oradakiler ne yapıyor diye. Onlar daha beterdi!. Tamamen dumanaltı olmuş bir yerde bir sürü erkek oturmuş, dizi seyrediyor, ara ara durumu değerlendiriyor, “vay be ne laf etti” gibi nidalar yükseltiyorlardı.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala tekrar yerime döndüm. Bir sahlep söyledim. O sırada garsona (ki sonradan anladım ki mekan sahibiymiş) “Maça ne zaman geçeceğiz? Az kaldı da…” deme gafletinde bulundum. Meğerse adam Kurtlar Vadisi’nin sırf hayranı değil bizzat kendisiymiş. Pis pis suratıma baktı ve kısa ve net bir cevap verdi: Başlayınca! Ben de “güzel cevap” deyip göz kırptım. ;) Zaten sonra sahlebi falan da başkası getirdi.

Acayip bir kitle yani. Acayip insanlar, acayip bir dizi, acayip bir mekan…

Gecenin tek güzel şeyi ise tabi ki Galatasaray maçıydı. Bi de o ne acayip maçtı ya!  :)
[vodpod id=Groupvideo.1741048&w=425&h=350&fv=]

“Kulüp Olduğunu Biz Bilmeyelim Yeter!”

Posted by Patavatsz Kostebek On Eylül - 22 - 2008

Dün akşam Boğaziçi Üniversitesi Spor Kurulu’nun geçmişine dair çok değişik bilgilerin paylaşıldığı bir sohbete dahil oldum. 1969-2006 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde hem ekonomi profesörlüğü hem de Beden Eğitimi Bölüm başkanlığı yapmış Prof. Metin Balcı idi bu bilgileri aktaran.

Öncelikle darbe dönemi ile başladı sohbete. O dönemde, üniversitelerdeki tüm öğrenci kulüpler kapatılıyormuş. Başka bir isim altında herhangi bir kulüp açmak ise yasakmış. Beden Eğitimi Bölüm Başkanlığı’na bağlı olan Spor Kulübü de (o zamanlar Spor Kurulu değilmiş adı) kapatılacak kulüpler arasında yer alıyormuş. Fakat Beden Eğitimi Bölüm başkanı Prof. Metin Balcı “Spor Kulübü yalnızca sporculardan oluşan ve spor ile ilgili etkinlikler düzenleyen bir kulüptür. Dolayısıyla siyasetle falan işi olmaz” diyerek bu karara itiraz etmiş. O dönem bu konularla ilgilenen yarbayla ortak noktayı bulabilmek için pek çok görüşme gerçekleştirmiş. Yarbay, sadece spor ile ilgili aktivitelerde bulunan bir kulübün kapanmaması gerektiğine inanmış ancak ‘kulüp’ kelimesine takılıyormuş. En sonunda: “Kulüp olduğunu biz bilmeyelim yeter!” diyerek topu Metin Hoca’ya atmış.

Metin Balcı da hemen kulüp kelimesi yerine kullanılabilecek seçenekleri gözden geçirmeye başlamış. Düşünülmüş, taşınılmış… Kulüp yerine kol denmesine karar verilmiş. Tabi bu arada diğer tüm kulüpler kapatılmış, fakat bir tek Spor Kulübü görüşmeler nedeniyle açık kalmış. Onlar da adını Spor Kolu yapınca kapanmaktan kurtulmuşlar. Yani bugünkü Spor Kurulu, Boğaziçi Üniversitesi’nin en uzun süre -kapanmadan- ayakta kalabilmiş tek kulübüymüş.

Tabi kapatılan kulüplerin başkanları, faaliyetlerini devam ettirme arzusunda olduklarından dolayı Spor Kolu’nun kapısını çalmışlar ve “Üniversitede bir tek bu kulüp açık kaldı. Dolayısıyla biz de faaliyetlerimizi bu kulüp üzerinden düzenlemek istiyoruz.” demişler. Fakat Prof. Metin Balcı, spora siyaseti karıştırmamakta ısrarlıymış. Demokrasiden yana olan Metin Hoca, seçim yapılmasını önermiş. Seçim sandığından da siyasetsiz Spor Kolu çıkmış.

Bunun üzerine diğer kulüp başkanları da kapanan kulüplerinin ismindeki kulüp kelimesini kol ile değiştirerek tekrar açmışlar. Fakat herhangi bir faaliyet gerçekleştirebilmek için askeri izne ihtiyaçları varmış.

Bu esnada Spor Kolu her faaliyet için önce yarbaya faaliyet programını sunuyor, kendisinden gerekli izni alarak çalışmalarına devam ediyormuş. Faaliyetler esnasında hiçbir problem çıkmadığını gören yarbay, diğer kolların yapacağı faaliyetlere de izin çıkabileceğini söylemiş ama bir de kuralı varmış: Faaliyetlerden herhangi birinde bir olay çıkarsa, tüm kolların faaliyetine son verilecekmiş.

Prof. Metin Balcı da kol başkanlarının da aralarında bulunduğu 7 öğrenciden oluşan bir kurul oluşturmuş. Bu kurul, tüm faaliyet planlarını denetleyecek ve uygunluğuna karar verilen planları Metin Balcı’ya sunulacak, o da uygun gördüklerini yarbaya iletecek ve kendisinden izin talep edecekmiş.

Fakat işin ucunda tüm kolların kapatılması gibi bir risk olduğundan dolayı kol başkanları kendi kollarını kapanmaktan korumak adına her projeye şüphe ile yaklaşır olmuşlar. “Ya başka bir faaliyet yüzünden benim kolum kapanırsa” gerginliği sarmış ortamı. Tabi öyle zamanlarda da Metin Hoca el atıyormuş duruma.

Bugün son derece başarılı işlere imza atan Spor Kurulu, Türkiye’nin büyük sancılar yaşadığı dönemlerde bile ayakta kalmayı, bu ‘zorlu işin’ de altından kalkmayı becermiş.

Prof. Metin Balcı’nın söylediğine göre, o dönemlerden bu dönemlere pek çok şey değişmiş ama bir tek Spor Kurulu’nun kız üye seçiminde gösterdiği özen değişmemiş. ;)
Tüm bu yaşananları, olayların bizzat şahidinden dinlemiş olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum. Bu arada belirtmeden de geçemeyeceğim: Dünya şekeri bir insanmış Metin Balcı. Üslubu ve sohbeti de inanılmaz keyifliymiş.

Karakteristik Rövaşata

Posted by Patavatsz Kostebek On Ağustos - 14 - 2008

Dün akşam Galatasaray maçını da izledim, Fenerbahçe maçını da. Her ikisi de maçın henüz başlarında 2-0 geriye düştü. Sonra toparlanarak 2-2 beraberlikle maçı tamamladı. Eminim ki her iki rakip takımın taraftarlarının da aklına Türk Milli Takımı’nın Euro 2008′deki performansı gelmiştir. Maçın son dakikalarını her an 3. golü de yiyerek mağlup tamamlayacakları korkusuyla geçirmişlerdir. Gerçi bu sefer olmadı ama olsa olurdu.

Hani her ülke insanının karakteristik özelliği futboluna yansıyor ve biz bunu kıskanıyorduk ya.. Neden bizim de bize özgü bir oyun stilimiz yok diye. Mesela disiplin ve düzen manyağı Almanlar, inanılmaz disiplinli bir futbol sergilerler. Ya da sambacı Brezilyalılar, hayatlarına yer etmiş dansı oyunlarında da gösterirler. İngiliz’in tokadının nereden geleceği belli olmaz, Avusturyalılar ise bu bu işte de nötrdür. Ayrıca sadece milli takım bazında değil, kulüp bazında da karakteristik özelliklerini sergilerler.

Bizse bir türlü kendimizi bulamamıştık. Bir ona yamandık bir buna. Alman gibi olalım dedik, beceremedik. Brezilyalı gibi olmamız zaten hayaldi ama yine de bir denedik. Ancak öyle zannediyorum ki sonunda kendi karakterimize uygun bir oyun stilini bulduk. Önce bunu Milli Takım bazında gördüm, dün akşam da kulüpler bazında.

Bizim oyun stilimizin adı şudur: Türk’ün aklı sonra gelir! Toparlayabilirse toparlar, toparlayamazsa da canı sağolsun.