Archive for the ‘Yaşam’ Category

Bugün 23 Nisan

Cuma, Nisan 23rd, 2010

Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.

Hani  23 Nisan’larda çocuklar oturur ya makam koltuklarına, benim döner sandalyeme de Beyza oturdu bugün. Beyza, Mimar Sinan Okulları öğrencilerinden ve 5. sınıfa gidiyor. Ayrıca kendisine ait bir de blogu var: Beyza’dan Haberler

Beyza sizlerle kendi hazırladığı bir slaytı paylaşmak istemiş ve bir de kocaman sevimli gülümsemesini.. İyi bayramlar Beyza, 23 Nisan kutlu olsun çocuklar.. :)

1 Nisan Şakası – İyi De Neden?

Pazartesi, Nisan 5th, 2010

Aslında bu yazıyı 1 nisan günü yayınlamam daha anlamlı olacaktı ama yazıyı, aynı günün akşamı yazmaya karar verdim. Biraz düşündükten sonraysa durduk yerde ukalalık yapma fikri o an için çok çekici gelmedi ve tabi bir yandan da üşendim yazmaya. Üşendiğimi de fanpage‘imi takip edenlere duyurdum. Kızan oldu, sitem eden oldu falan ama umursamayanlar da oldu tabi ki. Fakat özel istekler de gelmeye başlayınca kıramadım, yazmaya karar verdim 1 nisan yazısını. Geç, meç işte siz de idare ediverin.

Efenim şimdi Hristiyanlık öncesine kadar yeni yıl kutlamaları, aylar süren kış uykusundan uyanan doğa anayı karşılamak ve yeni bir hayata “merhaba” demek için yapılırmış. Yapılan kutlamaların tarihi haliyle insanların yaşadıkları coğrafyaya göre değişiklik gösterirmiş ama aşağı yukarı mart sonu – nisan başına denk gelirmiş. Türk Dünyası da dahil olmak üzere çeşitli milletler tarafından 21 Mart tarihinde kutlanan Nevruz da işte bu kutlamalara bir örnektir.

Ancak Hristiyanlık sonrası dönemde Hz. İsa’nın doğuşu milat olarak kabul edilip, her sene bu günün insanlar tarafından kutlanması geleneği başladıktan sonra yeni yılın anlamı, doğanın yeniden doğuşunu kutlamak yerine Gregoryan takvimin ilk gününü ve tabi ki aynı zamanda Hz. İsa’nın doğum gününü kutlamak olarak değişmiş. Ancak tabi ki bu değişim kavimler arasında çok hızlı ilerlememiş. Bu kutlamadan ve hatta Hristiyanlıktan dahi haberi olmayan diğer kavimler yeni yılı alıştıkları şekilde, yani mart sonu – nisan başı tarihlerinde kutlamaya devam etmiş. Bunu gören zamanın din adamları ya da dindarları da bu kişileri dünyadan bihaber ilan edip aptallıkla suçlamış. “Aptallar, yeni yıla daha yeni giriyorlar, halbuki biz gireli 4 ay oldu. ninuhahaha!” şeklinde onlarla dalga geçmişler ve bu kişilere nisan salağı (april fool) demeye başlamışlar.

Gel zaman git zaman, bu durum şakacı şahsiyetler tarafından insanları aptal yerine koyma günü ilan edilmiş. Ve o günden bugüne dek her 1 Nisan’da abuk subuk şakalar yapılıp gülünegelmiş.

Oysa bana kalırsa asıl salaklık, tüm doğa kış uykusundayken, tüm çiçekler ölmüş ve tüm ağaçlar kurumuşken yeni bir yılı kutlamak. Etrafındaki her şey ölmüş, daha gün bile doğmamışken nasıl olur da yeni bir doğuşu kutlayabilir insan?

Her bahar etrafınıza bakın. Ağaçlar yeni yeni yeşeriyor, çiçekler daha en taze hallerinde. Ayılar bile yeni uyanıyor. İşte hayat asıl şimdi başlıyor.

Hepinize iyi seneler.. :)

Kulakmemesi kıvamında

Pazartesi, Mart 22nd, 2010

kemanciCumartesi akşamı uzun zamandır görmediğim ve çok da özlediğim bir arkadaşımla rakı muhabbeti yapmak üzere buluşmaya karar vermiştik. Tam evden çıkmak üzereydim ki telefonum çaldı. Arayan arkadaşımdı ve diyordu ki: “Abicim benim bir çocukluk arkadaşım var onun sevgilisi ve iki Hollandalı misafiri de bu akşam fasıla gidiyorlarmış. Onlara mı katılsak?” İçi fasıl aşkıyla yanıp tutuşan bu teklife hayır demek mümkün olmadı tabi… :)

Saat 20.00 gibi İstiklal Caddesi’nde buluştuğumuzda hala nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Birkaç farklı yere rezervasyon yapmıştı arkadaşlar gerçi ama kiminin menüsü içlerine sinmemişti kimininse sunduğu masa, müzik vs… İşte tam o sırada Garibaldi’ye mi gitsek diye bir öneri geldi birinden.

Daha önce hiç gitmemiştim, hatta İstiklal’de böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum. Verdiler elime telefonu aradım hemen mekanı. İkinci dakikanın sonunda 6 kişilik rezervasyonumuz hazırdı. Böylece rezervasyon yapılan toplam mekan sayısına bir yenisi daha eklenmişti. İstanbul’un yarısı bizi yemeğe bekliyordu ama biz hala kararsızdık. En sonunda kararı Hollandalı misafirlerimize bırakmaya karar verdik ki bu yazı tura atmak gibi bir şey oldu.. :)

Neyse ki kızlar manipülasyona çok açıktı ve uzun süredir canı fasıl çeken zat-ı şahanelerim tarafından ikna edilmek suretiyle ekip halinde Garibaldi’ye doğru yola koyulduk.

raki-sofraEfenim Garibaldi, Odakule’nin hemen yanındaki Perukar Çıkmazı’nda bulunmakta. Son derece hoş, nezih bir mekan. Hizmet de güzel, yemekler de. Ama bence en iyisi fasıl ekibinin sahnede yer alıyor olması ve solistleri ile birlikte çok hoş bir repertuar sunarak geceyi keyiften keyife sürüklemesi. İnsanın kulağının dibine klarnet sokulmadan ya da kafasında darbuka patlatılmadan rakının ve müziğin tadına varmak pek ala bir şeymiş mirim.

Rakılar içildikçe ve muhabbet koyulaştıkça abuk sabuk mevzular da konuşulmaya başladı masada. Bunlardan biri de kına gecesi adetini duyan ve merak eden Hollandalı kızların kına yakma ile ilgili bilgi almak istemesiydi. Tüm ritüel gayet güzel anlatılmaktaydı kızlara ta ki konu “kınanın tuttuğunu nasıl anlarız?” sorusuna gelen kadar. Hadi gel de “kulakmemesi kıvamı” nı çevir ingilizceye..!?!

Kına yakımını anlatan arkadaşımızın o noktaya gelince elini kulağına götürmesi ve ıımmhhh diyerek kelime arayışına girmesi, bugüne kadar sadece bir tane Türkçe kelime öğrenmiş olan Hollandalı kızın gözlerinin parlamasına neden oldu ve sonunda bu kelimeyi cümle içinde kullanabilmenin verdiği heyecanla:” Kulakmemesi!!” diye bağırdı.. :) Meğerse Amsterdam’da bir kebapçıda döner yerken, kebapçı teyze bu kıza mesleğinin sırlarını anlatırken bu kelimeyi de öğretivermiş.

Bu sohbet, samimiyetin son noktaya ulaşması anlamında önemli bir kırılma noktası oldu. Ondan sonrasında ise gelsin rakılar, gitsin şarkılar… Amman sabahlar olmasın.. :)

Durduk Yerde Gerginlik

Cuma, Ocak 8th, 2010

drmrhyde-yaziAmma nemruttum bugün ya!

Sabahtan beri içimde kaynayan bir şeyler vardı. Sanki sıcak sıcak akıyordu boğazımdan mideme keskin bir asabiyet. Aman kimse bana bulaşmasa da kazasız belasız atlatsak bugünü diye düşünürken geldi de geldi her şey üstüste.

Hani olur ya bazen gözünden bile sakınırken bir şeyi, çat diye düşer, kırılıverir ya… Sonra topla toplayabilirsen. İşte aynen bana da böyle oldu uzun zaman sonra bugün. Bayağıdır sütliman giderken dalgalanacağı tuttu denizimin.

Gayet masumane tavırlarla, iyi olduğunu düşündükleri şeyi yapmayı öneren insanlara, çattım da çattım. İyimser olmasına rağmen yanlıştı bana göre önerileri ama daha sakin de anlatabilirdim derdimi, oysa ben ne yaptım: Tiheayt var mı ulan bana yanbakan!!

Aslında ilk defa olmuyor bu bana. İçimde rahatsız, asabi bir mahlukat var. Zaman zaman hortluyor bir anda, esiyor, gürlüyor sonra kayboluyor ortalıktan. İşte o anlarda yıktığını yıkıyor, yaktığını yakıyor. Sakinleştikten sonraysa enkazı toplamak yine bana kalıyor.

Alışık olmam lazım gerçi, garipsememem lazım bu durumu ama şaşırıyorum hala kendime. Ne yapayım efenim sevmiyorum ben bu asabi hallerimi. Gülmek eğlenmek varken ne gerek var durduk yerde gerginliğe…

MFÖ oldukça iyi anlamış gerçi derdimi, teşhisi de koyuvermiş “Mazeretim Var Asabiyim Ben” diye.. Bana da sabahtan beri çattığım kişilere bu şarkıyı armağan etmek kalmış. Hem “ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola” babında hem de kulaklara küpe olması anlamında.. Yine hortlar mortlar neme lazım.. :P

Bu arada herkes Youtube’a girebiliyor değil mi? Giremeyen varsa şuradaki adımları uygulayarak DNS ayarını hemen yapsın, tepemin tasını attırmasın… Tiheayytt!!

Sosyal Vagabund

Çarşamba, Ocak 6th, 2010

dedikodu1Dük akşam Galatasaray’da denize nazır bir binanın en üst katında yer alan, süpersonik manzaralı, bar tadında bir restaurant’taydım. Uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarımla biraraya gelmiştim. Laf lafı açtı; laf, sigara paketini açmak üzere bizi terasa yolladı. İçkilerimizi alıp, buz gibi havayı elektrikli ısıtıcılarla yumuşatmaya çalışan mekanın terasına geçtik. Hava soğuktu belki ama sohbet o kadar sıcaktı ki neredeyse tüm geceyi terasta geçirebilmemizi sağladı.

Sessizdi teras ve boştu. Sigara içmeye çıkan insanlar da 5 dakikadan fazla kalmıyorlardı. Bu sessizlik, uzun süredir görüşmeyen dostların biraraya geldiği sohbet ortamının anında dedikodu kazanına dönmesine neden oldu tabi ki de.. Efenim biri varmış da nişanlanmış da sonra bozmuş da nişanı, öbürü boşanmış da, diğerinin çocuğu olmuş da, vay efenim o kadar yaş farkı da olur muymuş da, çıtır kızı kapmış da falan da filan da derken…

Bir elinde rakı kadehi diğerinde sigarası bir amca yaklaştı masaya. Dedi ki “gençler kusura bakmayın kulak misafiri oldum. Yaş farkı falan diyordunuz, benim de eşimle aramdaki yaş farkı 20, ona göre :)” Kızlar biraz utanmış olsa da erkekler olarak amcayı süper takdir edip hemen masamıza buyur ettik. Kendini anlatmaya başladı. Neler yapmış, ne zaman evlenmiş, kaç kere evlenmiş falan.

serseri1Acayip eğlenceli ve sosyal biriydi. 64 yıllık yaşamını hayattan keyif almak üzerine kurmuş biri. Lisedeki haytalıklarından, iş hayatındaki çakallıklarına, çapkınlık hikayelerinden, dost anılarına kadar pek çok şeyi paylaştı bizimle. Yaşıtları içeride kös kös otururken o bizimle soğukta oturuyor ve hepimizi etkisi altına alan hikayeler anlatıyordu.

Alkol dediğin sarhoş olmak için içilmez, hayata keyif katmak için içilir. Yavaş içilir, dost sohbetleri ile içilir.” diyordu. Herkesle her zaman birarada olmanın peşindeydi. Bizim bulunduğumuz yere gelmeden önce iki farklı mekana daha uğramıştı. Bulunduğumuz yerden çıktıktan sonra başka bir mekana daha gidecekti. “Serseri ruhluyum çocuklar ben. Öyle erkenden eve gidemem. Daha yapacak çok şey var. Sosyal vagabund’um ben!” dedi ve bunu der demez bir anda hepimizin gözünde yükselen karizması tavan yaptı.

Evet işte böyle olmalıydı! Kaç yaşına gelirse gelsin insan hayattan keyif almayı bilmeli, bunun peşinden koşmalıydı. Kimseye eyvallahı olmamalıydı. Gerekirse posta koymalıydı. Keyfini kaçıracak işlerin karşısında durmalıydı. İnsanlarla bir araya gelmeli, onlarla hoş sohbetlerde bulunmalıydı. En çok da gençlerle birlikte olmalıydı ki kendi de gençleşsin. Hayata bakışı renklensin. Rahat sohbetler etsin.

İşti güçtü bunlar sıkıcı ve boş şeyler gençler… Hayatsa sıkılmak için çok kısa… İçelim, sıçalım hep beraber sosyal vagabund olalım!

Sen Yağmur Ol Ben Bulut

Pazartesi, Ekim 5th, 2009

Küresel ısınma, buzulların erimesi, seller, toprak kaymaları derken dünyanın hali giderek boka sarmaya başladı. Şimdi bir de GDO diye adlandırılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar çıktı başımıza ki o da nereden baksan insanın insana yapmayacağı bir şerefsizliğin önde gidenidir bence.

Türkiye’deki doğa varlıklarının korunmasına yönelik bilincin, gelişmesine ve yayılmasına katkıda bulunmaya çalışan derneklerin tanıtımını yapmak, eğrisini doğrusunu ortaklaşa saptamak, bir tür Sivil Toplum Örgütleri öncesi platform oluşturmak niyetinde olan ağaçlar.net diye bir web sitesi var. Bu duyarlı arkadaşlar “Doğa İçin Çal” adı altında bir proje yapmışlar ve 45 müzisyenin katılımıyla aşağıdaki süper bomba klibi ortaya çıkarmışlar.

Herbirinin doğdukları iller, yaşadıkları mekanlar, hayata bakışları, zevkleri birbirinden farklı olsa da tek bir amaç uğruna biraraya gelinebildiğini ve çok güzel işler çıkarılabildiğini bizlere gösterdikleri için projede emeği geçen herkese bolca teşekkür…

Bundan birkaç ay önce de “Playing For Change” adıyla dünya genelinde benzer bir proje yapılmıştı. Onu da çok beğenmiştim bunu da. Her ikisini de paylaşmasam rahat edemezdim. Çünkü dünya paylaştıkça güzel.. ;)

Paketten Yalnızlık Çıktı

Salı, Eylül 15th, 2009

Bir yalnızlık geldi oturdu içime. Öyle de rahat kuruldu ki koltuğuna, bir daha oradan kalkamayacakmış gibi bir hali var. Ne ara geldi, nasıl oldu da oraya yerleşti anlayamadım bile.

Bir anda oldu her şey. Kapı çaldı, kargo geldi, paketten yalnızlık çıktı. Gözlerimin içine baka baka süzülüverdi içeriye peşinde bıraktığı soğuk hava dalgası ile.

Bir anda ortamı saran soğuk hava içimi üşütmüştü. Ben şaşkın bir ifade ile arkasından bakarken o içimin başköşesine oturmuştu bile. Bembeyaz yüzü hiç gülmüyordu. Kin dolu gözleri ise kapkaraydı. Boğuk bir sesi vardı. Çok derinlerden geliyordu sanki. Cümleleri kesin ve netti. Söylediklerinin etkisini arttırmak için ellerini kullanmayı da ihmal etmiyordu. Uzun ve kemikli ellerini birinin yüzüne doğrulttuğunda sözlerinin delici bir etkiye sahip olduğunun farkındaydı.

Oturduğu koltuktan emirler yağdırmaya başladı: Kaşlarını çat, yüzünü as, sesini çıkarma!

Ben emirlerine karşı koyamadıkça, o keyiflenmeye başladı. İçime yaydığı soğukluğu arttırdıkça arttırdı. Sonra işaret parmağını yüzüme doğrulttu ve yavaş yavaş tüm enerjimi çalmaya başladı.

Şu an içim üşüyor, gözlerim kapanıyor. Günlerce uyuyabilirim şu anda. Hatta haftalarca… Mümkünse hiç uyanmamacasına…

Ama uyumamam lazım!! Son bir gayretle ayağa kalkmam lazım!

Fakat nasıl?

Ab-ı Hayat

Perşembe, Eylül 3rd, 2009

Dün geceki atmosferden sonra, kağıdı kalemi elime almak istedim.

Ramazan tadının en çok hissedildiği yerlerden biri olan Sultanahmet’teydik dün akşam. İftar yemeği, biraz sohbet, Semazen gösterisi, Tasavvuf müziği derken, o kalabalıktan sıyrılıp hem dinlenmek hem de nefis bir çay tadında sohbete devam edip demlenmek istedik.

Biraz dinginlik, biraz huzur, dumanı tüten demli bir çay ve oldukça doyurucu bir manzara ararken, İstanbul’un tüm ihtişamına, tüm kibirliliğine, yedi tepesine, yukarıdan bakabildiğimiz bir yer bulduk.

Yolda giderken karşımıza çıkan ilginç manzaralarda anlatılmaya değerdi. Yüksek surlar, daracık kare taşlı, dik yokuşlu sokaklar, pembesiyle, sarısıyla farklı renkte boyanmış cumbalı evler, değişik kültürlerin simgelerini taşıyan insanlar… Hepsini tek tek geçtikten sonra deyim yerindeyse; mahallenin ağır abisi, külhanbeyi gibi duran bir kapıdan içeri girdik.

Ağa Kapısı” ndan içeriye girdiğinizde hana benzeyen, hatta han içinde her derde deva bulan bir aktara gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir sürü kurutulmuş bitki dolu kavonozun bulunduğu rafları geçtikten sonra oldukça dik basamakları olan bir merdiveni döne döne çıkıyorsunuz. İnsanda tuhaf bir his uyandıran, acaba sonunda ne çıkacak hissine kapıldığınız son basamaklarda; yüzünüze çarpan, saçlarınızı dağıtan rüzgarı, rüzgara karışmış bitki çaylarının, nargilenin kokusunu, kulağınızı okşayan müziğin tadını hissediyorsunuz. Tüm bu oryantal içinde sizi bekleyen manzarayla buluştuğunuzda artık söylenecek bir şey kalmıyor. Bir süre durup öylece bakıyorsunuz. Sanki dört bir yanda havai fişekler patlıyor, hangi yöne baksanız İstanbul’un asaletiyle, tarihiyle, karanlıkta ortaya çıkan diğer muhteşem yüzüyle gözgöze geliyorsunuz.

Suleymaniye-CamiBir tarafınızda Galata kulesi size göz kırpıyor, bir tarafınızda elinizi uzatsanız tutacak gibi olduğunuz Süleymaniye Camii tüm heybetiyle size bakıyor. Boğazın üzerinde adeta bir savaşçı gibi duran asil Boğaz Köprüsü, dünyanın hiçbir yerinde olmayan 6 minareli Sultanahmet Camii, tüm ihtişamıyla minarelerinin hepsi birbirinden farklı Ayasofya, Üsküdar’ın utangaç yari Kız Kulesi, makus talihine yıllarca meydan okuyan Beyazıt Kulesi ve son olarak ışık oyunlarıyla insanın gözlerini alan Galata Köprüsü’nün hareketliliği…

Tüm bu manzara karşısında size düşen, çekilmiş bir fotoğrafa çerçeve bulmak için kendinize oturacak güzel bir yer seçip Ab-ı Hayat şerbetinden, Karadut şurubundan ve Gül çayından bir yudum almak kalıyor.

Gecenin sonunda, kendinizi dinlendirici bir müzik ile huzura ermiş, birbirinden leziz çaylar ve şerbetler ile damak tadına varmış, buram buram bir tarih ile saltanattan çıkmış hissine kapılıyorsunuz.

PK’nın notu: Baktım ki çok sevdiğim bir arkadaşım benim bilmediğim bir yeri keşfetmiş ve dur durak bilmeden anlatıyor, dedim ki “konuk olsana benim bloga, paylaşsana okuyucularla sen de duygularını”. O da beni kırmadı ve bu yazıyı yazdı. Merak ediyorum acaba nasıl buldunuz? Çok beğendiyseniz eğer devam etmesi için ısrar edeceğim. ;)

Bu arada Ağa Kapısı Fetva Yokuşu, Nazir İzzet Efendi Sok., No:11 Süleymaniye’de.. Gitmek isteyenlere duyurulur..

Mistik Keyif

Cuma, Ağustos 21st, 2009

Henüz pek hissedilmedi belki ama yakındır şehre mistik bir havanın çökmesi. Ama siz isterseniz bu süreci kısaltabilir, aşağıdaki play tuşuna tıklayarak etrafınızda mistik bir hava estirebilirsiniz.

Ramazan’ın ilk günlerinde, bünyeler oruca alışana kadar bir gerginlik olur hep. Sabahın ilk saatlerinde hissedilmez ama öğlene doğru başlar kaş çatmalar.  Akşamüstü abuk subuk şeylere sinirlenmeler alır yürür. İş çıkışı ise iftara yetişmeye çalışan boş midelerdir artık trafikte yol alan.

Ama merak etmeyin çok sürmez bu gergin hava. En çok on gün sonra alışacaktır bünyeler açlığa. Sonra yüzlerde bir huzur… Hep bir tebessüm… Birbirine yardım eden insanlar, iftar çadırları, ramazan kolileri, çeşit çeşit mahyalar… Rengarenk bir cümbüşe bürünmüş ve acımasızlığından sıyrılmış bir İstanbul.

En çok Sultanahmet’e gitmeyi severim Ramazan’da. Oruç tutmasam da giderim iftara. En kalabalık olan yerlerden birini seçerim. Sabit iftar menüsü olan bir yer olacak ama. Öyle menüden yemek falan seçmemeliyim yani. Herkes aynı şeyi yemeli. Sedir tarzı bir yer de varsa oturabileceğim değmeyin keyfime. Sonra herkesle beraber yenen yemeğin üstüne de bir orta kahve… Ohhh.. Misss….

Eski İstanbul evlerine benzetilmiş seyyar dükkanların önünde gezerim iftardan sonra elimde bir kutu lokma tatlısıyla. Mis gibi mistik havayı ciğerlerime çeke çeke giderim Sultanahmet’in karşısında Ayasofya’nın sağında kalan cafe’ye. Şanslıysam eğer Semazen gösterisi vardır orada. Önce bir nargile söylerim, yanına bir orta Türk kahvesi daha. Oturur izlerim semazenleri Ayasofya’nın gölgesinde, Sultanahmet’in ışıkları altında.

Bu Ramazan da mutlaka gideceğim bahsettiğim yerlere. Tavsiye ederim siz de gidin. Pişman olmayacaksınız. Hem bakarsınız karşılaşırız belki orada, karşılıklı nargile tüttürürüz.

Hepinize keyifli Ramazanlar!

Yeşilköy’ün Günay Ablası

Salı, Ağustos 11th, 2009

Geçen pazar akşamüstü evde oturuyorum. Hava da nasıl sıcak. Pişmişim resmen. Hemen kendimi duşa attım. Tam yeni ıslanmıştım ki, telefon çaldı. “Yeşilköy’deyiz. İlle gel.” diyordu uzun süredir görmediğim ve haliyle çok da özlediğim bir arkadaşım. Dedim “ıslağım şu an sonra konuşalım” ama o ille de ısrar ediyordu. “Bir kahve içip, kaçacağız ya!

Apar topar hazırlandım hemen gittim yanlarına. Güzel bir cafe’de oturmuşlardı. Ama bana içecek bir şey ısmarlama fırsatı bırakmadılar. “Canımız rakı çekti, haydi balıkçıya gidelim.” dediler. Zaten cuma akşamından beri kendini rakılı alemlere vermiş bünyem, dünden hazırdı bu teklife. “Tabi canım, kahve de neymiş…” diyerek koşaradım uzaklaştık bulunduğumuz yerden. Sonra garson geldi. “Hop!” dedi. Dedik “hesap lütfen…” :)

İndik sahile dolaşmaya başladık. Tekne’ye mi gitsek, Elios’a mı? Mare Nostrum kapanmasaydı da oraya gitseydik, lavunya yerdik.” falan diye konuşurken tabi ki de “sana gitme demeyeceğim ama gitme lavunya” şarkısını da mırıldanıyorduk bir yandan. Derken süper cin bir fikir geldi birinden: “Günay Abla’ya mı gitsek?”

Daha önce hiç gitmemiştim Günay Abla’nın Yeri‘ne. Hep önünden geçiyordum da bir türlü oturup da yemek yemek kısmet olmamıştı. Yeşilköy’de Mado’nun karşısındaki arasokağa yani nargileceilerin olduğu sokağa girince The Stones’un karşısındaki şirince yer, Günay Abla’nın Yeri. Her akşam da canlı müzik var. Biz oradayken kadife sesli bir abimiz uduyla süper TSM çalıyordu.

Günay Abla da masamıza uğradı. “Merhaba ben Abla” dedi. Bu vesileyle de tanışmış olduk kendisiyle. Çok tatlı bir hanım Günay Abla. Gözlerinin içi her daim gülüyor. Seviyor misafirleriyle beraber olmayı, sohbet etmeyi. Bir de muhabbetşinas ki… 10 numara!

Rakısıydı, mezesiydi derken oldukça keyifli vakit geçirdik Günay Abla’nın Yeri’nde. Yolunuz düşerse, siz de bir akşam uğrayın, bir kadeh rakı için benim için. Günay Abla’ya da selam söyleyin.