Friday, March 12, 2010

Archive for the ‘Yaşam’ Category

Durduk Yerde Gerginlik

Posted by Patavatsız Köstebek On Ocak - 8 - 2010

drmrhyde-yaziAmma nemruttum bugün ya!

Sabahtan beri içimde kaynayan bir şeyler vardı. Sanki sıcak sıcak akıyordu boğazımdan mideme keskin bir asabiyet. Aman kimse bana bulaşmasa da kazasız belasız atlatsak bugünü diye düşünürken geldi de geldi her şey üstüste.

Hani olur ya bazen gözünden bile sakınırken bir şeyi, çat diye düşer, kırılıverir ya… Sonra topla toplayabilirsen. İşte aynen bana da böyle oldu uzun zaman sonra bugün. Bayağıdır sütliman giderken dalgalanacağı tuttu denizimin.

Gayet masumane tavırlarla, iyi olduğunu düşündükleri şeyi yapmayı öneren insanlara, çattım da çattım. İyimser olmasına rağmen yanlıştı bana göre önerileri ama daha sakin de anlatabilirdim derdimi, oysa ben ne yaptım: Tiheayt var mı ulan bana yanbakan!!

Aslında ilk defa olmuyor bu bana. İçimde rahatsız, asabi bir mahlukat var. Zaman zaman hortluyor bir anda, esiyor, gürlüyor sonra kayboluyor ortalıktan. İşte o anlarda yıktığını yıkıyor, yaktığını yakıyor. Sakinleştikten sonraysa enkazı toplamak yine bana kalıyor.

Alışık olmam lazım gerçi, garipsememem lazım bu durumu ama şaşırıyorum hala kendime. Ne yapayım efenim sevmiyorum ben bu asabi hallerimi. Gülmek eğlenmek varken ne gerek var durduk yerde gerginliğe…

MFÖ oldukça iyi anlamış gerçi derdimi, teşhisi de koyuvermiş “Mazeretim Var Asabiyim Ben” diye.. Bana da sabahtan beri çattığım kişilere bu şarkıyı armağan etmek kalmış. Hem “ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola” babında hem de kulaklara küpe olması anlamında.. Yine hortlar mortlar neme lazım.. :P

Bu arada herkes Youtube’a girebiliyor değil mi? Giremeyen varsa şuradaki adımları uygulayarak DNS ayarını hemen yapsın, tepemin tasını attırmasın… Tiheayytt!!

Sosyal Vagabund

Posted by Patavatsız Köstebek On Ocak - 6 - 2010

dedikodu1Dük akşam Galatasaray’da denize nazır bir binanın en üst katında yer alan, süpersonik manzaralı, bar tadında bir restaurant’taydım. Uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarımla biraraya gelmiştim. Laf lafı açtı; laf, sigara paketini açmak üzere bizi terasa yolladı. İçkilerimizi alıp, buz gibi havayı elektrikli ısıtıcılarla yumuşatmaya çalışan mekanın terasına geçtik. Hava soğuktu belki ama sohbet o kadar sıcaktı ki neredeyse tüm geceyi terasta geçirebilmemizi sağladı.

Sessizdi teras ve boştu. Sigara içmeye çıkan insanlar da 5 dakikadan fazla kalmıyorlardı. Bu sessizlik, uzun süredir görüşmeyen dostların biraraya geldiği sohbet ortamının anında dedikodu kazanına dönmesine neden oldu tabi ki de.. Efenim biri varmış da nişanlanmış da sonra bozmuş da nişanı, öbürü boşanmış da, diğerinin çocuğu olmuş da, vay efenim o kadar yaş farkı da olur muymuş da, çıtır kızı kapmış da falan da filan da derken…

Bir elinde rakı kadehi diğerinde sigarası bir amca yaklaştı masaya. Dedi ki “gençler kusura bakmayın kulak misafiri oldum. Yaş farkı falan diyordunuz, benim de eşimle aramdaki yaş farkı 20, ona göre :) ” Kızlar biraz utanmış olsa da erkekler olarak amcayı süper takdir edip hemen masamıza buyur ettik. Kendini anlatmaya başladı. Neler yapmış, ne zaman evlenmiş, kaç kere evlenmiş falan.

serseri1Acayip eğlenceli ve sosyal biriydi. 64 yıllık yaşamını hayattan keyif almak üzerine kurmuş biri. Lisedeki haytalıklarından, iş hayatındaki çakallıklarına, çapkınlık hikayelerinden, dost anılarına kadar pek çok şeyi paylaştı bizimle. Yaşıtları içeride kös kös otururken o bizimle soğukta oturuyor ve hepimizi etkisi altına alan hikayeler anlatıyordu.

Alkol dediğin sarhoş olmak için içilmez, hayata keyif katmak için içilir. Yavaş içilir, dost sohbetleri ile içilir.” diyordu. Herkesle her zaman birarada olmanın peşindeydi. Bizim bulunduğumuz yere gelmeden önce iki farklı mekana daha uğramıştı. Bulunduğumuz yerden çıktıktan sonra başka bir mekana daha gidecekti. “Serseri ruhluyum çocuklar ben. Öyle erkenden eve gidemem. Daha yapacak çok şey var. Sosyal vagabund’um ben!” dedi ve bunu der demez bir anda hepimizin gözünde yükselen karizması tavan yaptı.

Evet işte böyle olmalıydı! Kaç yaşına gelirse gelsin insan hayattan keyif almayı bilmeli, bunun peşinden koşmalıydı. Kimseye eyvallahı olmamalıydı. Gerekirse posta koymalıydı. Keyfini kaçıracak işlerin karşısında durmalıydı. İnsanlarla bir araya gelmeli, onlarla hoş sohbetlerde bulunmalıydı. En çok da gençlerle birlikte olmalıydı ki kendi de gençleşsin. Hayata bakışı renklensin. Rahat sohbetler etsin.

İşti güçtü bunlar sıkıcı ve boş şeyler gençler… Hayatsa sıkılmak için çok kısa… İçelim, sıçalım hep beraber sosyal vagabund olalım!

Sen Yağmur Ol Ben Bulut

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 5 - 2009

Küresel ısınma, buzulların erimesi, seller, toprak kaymaları derken dünyanın hali giderek boka sarmaya başladı. Şimdi bir de GDO diye adlandırılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar çıktı başımıza ki o da nereden baksan insanın insana yapmayacağı bir şerefsizliğin önde gidenidir bence.

Türkiye’deki doğa varlıklarının korunmasına yönelik bilincin, gelişmesine ve yayılmasına katkıda bulunmaya çalışan derneklerin tanıtımını yapmak, eğrisini doğrusunu ortaklaşa saptamak, bir tür Sivil Toplum Örgütleri öncesi platform oluşturmak niyetinde olan ağaçlar.net diye bir web sitesi var. Bu duyarlı arkadaşlar “Doğa İçin Çal” adı altında bir proje yapmışlar ve 45 müzisyenin katılımıyla aşağıdaki süper bomba klibi ortaya çıkarmışlar.

Herbirinin doğdukları iller, yaşadıkları mekanlar, hayata bakışları, zevkleri birbirinden farklı olsa da tek bir amaç uğruna biraraya gelinebildiğini ve çok güzel işler çıkarılabildiğini bizlere gösterdikleri için projede emeği geçen herkese bolca teşekkür…

Bundan birkaç ay önce de “Playing For Change” adıyla dünya genelinde benzer bir proje yapılmıştı. Onu da çok beğenmiştim bunu da. Her ikisini de paylaşmasam rahat edemezdim. Çünkü dünya paylaştıkça güzel.. ;)

Paketten Yalnızlık Çıktı

Posted by Patavatsız Köstebek On Eylül - 15 - 2009

Bir yalnızlık geldi oturdu içime. Öyle de rahat kuruldu ki koltuğuna, bir daha oradan kalkamayacakmış gibi bir hali var. Ne ara geldi, nasıl oldu da oraya yerleşti anlayamadım bile.

Bir anda oldu her şey. Kapı çaldı, kargo geldi, paketten yalnızlık çıktı. Gözlerimin içine baka baka süzülüverdi içeriye peşinde bıraktığı soğuk hava dalgası ile.

Bir anda ortamı saran soğuk hava içimi üşütmüştü. Ben şaşkın bir ifade ile arkasından bakarken o içimin başköşesine oturmuştu bile. Bembeyaz yüzü hiç gülmüyordu. Kin dolu gözleri ise kapkaraydı. Boğuk bir sesi vardı. Çok derinlerden geliyordu sanki. Cümleleri kesin ve netti. Söylediklerinin etkisini arttırmak için ellerini kullanmayı da ihmal etmiyordu. Uzun ve kemikli ellerini birinin yüzüne doğrulttuğunda sözlerinin delici bir etkiye sahip olduğunun farkındaydı.

Oturduğu koltuktan emirler yağdırmaya başladı: Kaşlarını çat, yüzünü as, sesini çıkarma!

Ben emirlerine karşı koyamadıkça, o keyiflenmeye başladı. İçime yaydığı soğukluğu arttırdıkça arttırdı. Sonra işaret parmağını yüzüme doğrulttu ve yavaş yavaş tüm enerjimi çalmaya başladı.

Şu an içim üşüyor, gözlerim kapanıyor. Günlerce uyuyabilirim şu anda. Hatta haftalarca… Mümkünse hiç uyanmamacasına…

Ama uyumamam lazım!! Son bir gayretle ayağa kalkmam lazım!

Fakat nasıl?

Ab-ı Hayat

Posted by Patavatsız Köstebek On Eylül - 3 - 2009

Dün geceki atmosferden sonra, kağıdı kalemi elime almak istedim.

Ramazan tadının en çok hissedildiği yerlerden biri olan Sultanahmet’teydik dün akşam. İftar yemeği, biraz sohbet, Semazen gösterisi, Tasavvuf müziği derken, o kalabalıktan sıyrılıp hem dinlenmek hem de nefis bir çay tadında sohbete devam edip demlenmek istedik.

Biraz dinginlik, biraz huzur, dumanı tüten demli bir çay ve oldukça doyurucu bir manzara ararken, İstanbul’un tüm ihtişamına, tüm kibirliliğine, yedi tepesine, yukarıdan bakabildiğimiz bir yer bulduk.

Yolda giderken karşımıza çıkan ilginç manzaralarda anlatılmaya değerdi. Yüksek surlar, daracık kare taşlı, dik yokuşlu sokaklar, pembesiyle, sarısıyla farklı renkte boyanmış cumbalı evler, değişik kültürlerin simgelerini taşıyan insanlar… Hepsini tek tek geçtikten sonra deyim yerindeyse; mahallenin ağır abisi, külhanbeyi gibi duran bir kapıdan içeri girdik.

Ağa Kapısı” ndan içeriye girdiğinizde hana benzeyen, hatta han içinde her derde deva bulan bir aktara gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir sürü kurutulmuş bitki dolu kavonozun bulunduğu rafları geçtikten sonra oldukça dik basamakları olan bir merdiveni döne döne çıkıyorsunuz. İnsanda tuhaf bir his uyandıran, acaba sonunda ne çıkacak hissine kapıldığınız son basamaklarda; yüzünüze çarpan, saçlarınızı dağıtan rüzgarı, rüzgara karışmış bitki çaylarının, nargilenin kokusunu, kulağınızı okşayan müziğin tadını hissediyorsunuz. Tüm bu oryantal içinde sizi bekleyen manzarayla buluştuğunuzda artık söylenecek bir şey kalmıyor. Bir süre durup öylece bakıyorsunuz. Sanki dört bir yanda havai fişekler patlıyor, hangi yöne baksanız İstanbul’un asaletiyle, tarihiyle, karanlıkta ortaya çıkan diğer muhteşem yüzüyle gözgöze geliyorsunuz.

Suleymaniye-CamiBir tarafınızda Galata kulesi size göz kırpıyor, bir tarafınızda elinizi uzatsanız tutacak gibi olduğunuz Süleymaniye Camii tüm heybetiyle size bakıyor. Boğazın üzerinde adeta bir savaşçı gibi duran asil Boğaz Köprüsü, dünyanın hiçbir yerinde olmayan 6 minareli Sultanahmet Camii, tüm ihtişamıyla minarelerinin hepsi birbirinden farklı Ayasofya, Üsküdar’ın utangaç yari Kız Kulesi, makus talihine yıllarca meydan okuyan Beyazıt Kulesi ve son olarak ışık oyunlarıyla insanın gözlerini alan Galata Köprüsü’nün hareketliliği…

Tüm bu manzara karşısında size düşen, çekilmiş bir fotoğrafa çerçeve bulmak için kendinize oturacak güzel bir yer seçip Ab-ı Hayat şerbetinden, Karadut şurubundan ve Gül çayından bir yudum almak kalıyor.

Gecenin sonunda, kendinizi dinlendirici bir müzik ile huzura ermiş, birbirinden leziz çaylar ve şerbetler ile damak tadına varmış, buram buram bir tarih ile saltanattan çıkmış hissine kapılıyorsunuz.

PK’nın notu: Baktım ki çok sevdiğim bir arkadaşım benim bilmediğim bir yeri keşfetmiş ve dur durak bilmeden anlatıyor, dedim ki “konuk olsana benim bloga, paylaşsana okuyucularla sen de duygularını”. O da beni kırmadı ve bu yazıyı yazdı. Merak ediyorum acaba nasıl buldunuz? Çok beğendiyseniz eğer devam etmesi için ısrar edeceğim. ;)

Bu arada Ağa Kapısı Fetva Yokuşu, Nazir İzzet Efendi Sok., No:11 Süleymaniye’de.. Gitmek isteyenlere duyurulur..

Mistik Keyif

Posted by Patavatsz Kostebek On Ağustos - 21 - 2009

Henüz pek hissedilmedi belki ama yakındır şehre mistik bir havanın çökmesi. Ama siz isterseniz bu süreci kısaltabilir, aşağıdaki play tuşuna tıklayarak etrafınızda mistik bir hava estirebilirsiniz.

Ramazan’ın ilk günlerinde, bünyeler oruca alışana kadar bir gerginlik olur hep. Sabahın ilk saatlerinde hissedilmez ama öğlene doğru başlar kaş çatmalar.  Akşamüstü abuk subuk şeylere sinirlenmeler alır yürür. İş çıkışı ise iftara yetişmeye çalışan boş midelerdir artık trafikte yol alan.

Ama merak etmeyin çok sürmez bu gergin hava. En çok on gün sonra alışacaktır bünyeler açlığa. Sonra yüzlerde bir huzur… Hep bir tebessüm… Birbirine yardım eden insanlar, iftar çadırları, ramazan kolileri, çeşit çeşit mahyalar… Rengarenk bir cümbüşe bürünmüş ve acımasızlığından sıyrılmış bir İstanbul.

En çok Sultanahmet’e gitmeyi severim Ramazan’da. Oruç tutmasam da giderim iftara. En kalabalık olan yerlerden birini seçerim. Sabit iftar menüsü olan bir yer olacak ama. Öyle menüden yemek falan seçmemeliyim yani. Herkes aynı şeyi yemeli. Sedir tarzı bir yer de varsa oturabileceğim değmeyin keyfime. Sonra herkesle beraber yenen yemeğin üstüne de bir orta kahve… Ohhh.. Misss….

Eski İstanbul evlerine benzetilmiş seyyar dükkanların önünde gezerim iftardan sonra elimde bir kutu lokma tatlısıyla. Mis gibi mistik havayı ciğerlerime çeke çeke giderim Sultanahmet’in karşısında Ayasofya’nın sağında kalan cafe’ye. Şanslıysam eğer Semazen gösterisi vardır orada. Önce bir nargile söylerim, yanına bir orta Türk kahvesi daha. Oturur izlerim semazenleri Ayasofya’nın gölgesinde, Sultanahmet’in ışıkları altında.

Bu Ramazan da mutlaka gideceğim bahsettiğim yerlere. Tavsiye ederim siz de gidin. Pişman olmayacaksınız. Hem bakarsınız karşılaşırız belki orada, karşılıklı nargile tüttürürüz.

Hepinize keyifli Ramazanlar!

Yeşilköy’ün Günay Ablası

Posted by Patavatsız Köstebek On Ağustos - 11 - 2009

Geçen pazar akşamüstü evde oturuyorum. Hava da nasıl sıcak. Pişmişim resmen. Hemen kendimi duşa attım. Tam yeni ıslanmıştım ki, telefon çaldı. “Yeşilköy’deyiz. İlle gel.” diyordu uzun süredir görmediğim ve haliyle çok da özlediğim bir arkadaşım. Dedim “ıslağım şu an sonra konuşalım” ama o ille de ısrar ediyordu. “Bir kahve içip, kaçacağız ya!

Apar topar hazırlandım hemen gittim yanlarına. Güzel bir cafe’de oturmuşlardı. Ama bana içecek bir şey ısmarlama fırsatı bırakmadılar. “Canımız rakı çekti, haydi balıkçıya gidelim.” dediler. Zaten cuma akşamından beri kendini rakılı alemlere vermiş bünyem, dünden hazırdı bu teklife. “Tabi canım, kahve de neymiş…” diyerek koşaradım uzaklaştık bulunduğumuz yerden. Sonra garson geldi. “Hop!” dedi. Dedik “hesap lütfen…” :)

İndik sahile dolaşmaya başladık. Tekne’ye mi gitsek, Elios’a mı? Mare Nostrum kapanmasaydı da oraya gitseydik, lavunya yerdik.” falan diye konuşurken tabi ki de “sana gitme demeyeceğim ama gitme lavunya” şarkısını da mırıldanıyorduk bir yandan. Derken süper cin bir fikir geldi birinden: “Günay Abla’ya mı gitsek?”

Daha önce hiç gitmemiştim Günay Abla’nın Yeri‘ne. Hep önünden geçiyordum da bir türlü oturup da yemek yemek kısmet olmamıştı. Yeşilköy’de Mado’nun karşısındaki arasokağa yani nargileceilerin olduğu sokağa girince The Stones’un karşısındaki şirince yer, Günay Abla’nın Yeri. Her akşam da canlı müzik var. Biz oradayken kadife sesli bir abimiz uduyla süper TSM çalıyordu.

Günay Abla da masamıza uğradı. “Merhaba ben Abla” dedi. Bu vesileyle de tanışmış olduk kendisiyle. Çok tatlı bir hanım Günay Abla. Gözlerinin içi her daim gülüyor. Seviyor misafirleriyle beraber olmayı, sohbet etmeyi. Bir de muhabbetşinas ki… 10 numara!

Rakısıydı, mezesiydi derken oldukça keyifli vakit geçirdik Günay Abla’nın Yeri’nde. Yolunuz düşerse, siz de bir akşam uğrayın, bir kadeh rakı için benim için. Günay Abla’ya da selam söyleyin.

Hugolelülelülüüü

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 23 - 2009

Hani bir ara “Hugolelülelülüüü” diye bağıran koca kulaklı şirin bir yaratık vardı ya… Hoplaya zıplaya dağ bayır gezerdi de Cadı Sila‘dan çoluğunu çocuğunu kurtarmaya çalışırdı. Ne acayip oyundu o! Tolga Gariboğlu diye eğlenceli bir adamın sunduğu programı arardı veletler, telefonun tuşlarına basıp yönlendirirlerdi Hugo’yu.

İşte o oyunun bir de Amiga versiyonu vardı. Bir gün bir arkadaşımın evine Amiga oynamaya gittiğimizde “Bakııınnn, ne aldı babam banaaaaa!!” diye bir çıkardı Hugo’nun oyununu… Heyyoooo, nasıl da delirmiştik. Hergün TV’de izlediğimiz yerden bitme kahramanımızı bu sefer biz yönlendirecektik. “Hadi” dedik “yükleyelim de oynayalım bir an önce oyunu“. Taktık disketleri yüklemeye başladık ama bitmek bilmiyordu. Yüzlerce disket… Yükle anam yükle!! Sıkıldık tabi ama yine de merak vardı işin ucunda. Acaba Hugo “hadi çufçuflayalım” falan diyecek miydi?

Neyse efenim uzun süren çabalar sonucunda yükleme işlemini tamamlayıp oyunu açtığımızda Hugo’nun ingilizce konuşmaya başlamasıyla bir anda yıkılmıştık. Oysa Tolga abi’nin sunduğu programda ne acayip şeyler söylerdi Hugo.

O olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra bugün webde gezerken Çelik Çomak adlı yeni bir oyun sitesinde Hugo’nun oyununa denk gelince bir fena oldu içim. Bir anda eski günlere gittim. Ne günlerdi be!

Kafadan yarım saatten fazla oynadım Hugo’nun oyununu. Sağa sola zıpladım, elmasları topladım, Hugo’yu şatoya ulaştırdım. Mutlu oldum resmen :)

hugo-galeri

Tabi celikcomak.com beni bu denli mutlu edince siteyi biraz daha turlamamak olmazdı. Dolayısıyla diğer oyunları da gezdim. Boks maçı da yaptım, araba yarışı da hatta öyle eğlenceli bir bowling oyunu buldum ki sırf biraz daha gülmek için dakikalarca labut devirdim. Güzel ve eğlenceli bir site olmuş yani Çelik Çomak.

Yapanların ellerine sağlık!

Saki’n Coke

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 22 - 2009

Rock’n Coke 09‘un ilk günü, kalabalığın arasına dalarak izlediğim ilk konser Sakin konseriydi. Zar zor bulduğum gölgelik ve yumuşak alanımdan kalkıp, WC’lerin yanındaki Zero sahnesine gittim. Konser alanına girer girmez sahnede Sakin’i, etraftada da sakinlikten eser kalmayan Sakinseverleri gördüm. Hemen aralarına daldım ve ben de başladım onlarla bağırmaya: “Burnum omzunda...”

Yine harika bir sahne performansları vardı ve yine süper şarkıları ile beni benden almayı başardılar. Bu çocukları tebrik etmemek, ayakta alkışlamamak mümkün değil.

Alkış!

Yalnız, “Sentetik Sezar” çalarken bir arkadaşım dedi ki “Abi, ben bu şarkının sözlerine çok takığım ya! Ne demek istiyor bu adam? Aklıma türlü türlü şeyler geliyor vallahi!

Hakikaten de dikkatlice dinledikten sonra benim de beynim zararlı çağrışımlara gark oldu. Siz de dikkatlice bir okuyun bakalım sözleri, merak ediyorum siz ne anlayacaksınız?

…..
Örtük yüzüm diz çökerken
Göster beni aletin doluyken
Dök üstüme sıcak suyunu

…..

Efenimm???

Üstüne De Tüy Dik

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 17 - 2009

Victorian French FashionEfenim dün akşam Asmalımescit’te bira-patates eşliğinde takılırken, Fransız Lisesi mezunu olduğu kadar modacılığa da merak salmış bir arkadaşımla sohbet etmekteydim. Şapkaydı, ayakkabıydı oydu buydu derken, konu nasıl oldu da Fransızların hijyen alışkanlıklarına bağlandı hatırlamıyorum ama Fransız modasının gelişmesinde, pisliklerini örtme çabalarının payının büyük olduğuna kanaat getirmiş bulunduk.

Parfümün icadının nasıl ve neden olduğunu sanırım çoğunuz biliyordur ama yine de açıklamamda fayda var diye düşünüyorum zira her şey dönüp dolaşıp bu olaya bağlanıyor. Efenim şimdi bu eski dönem Frankofonlarının tuvalet denen icattan bihaber olmalı nedeniyle, çok afedersiniz, ortalık yere mıçmaları ve hatta bu mıçmıkları bir beze dolayıp sağa sola fırlatmaları nedeniyle etrafı pis bir koku sararmış. Bu kokudan kurtulmak için, “bir delik açalım da onun içine edelim” fikri Fransız kafasına fazla pratik geldiğinden parfümü icat etmeye karar vermişler. Bir mendil açıp, mendilin içine mıçıp, sonra bu mendili bohça gibi kapatıp, etrafına da parfüm sıktıktan sonra pencereden dışarı fırlatıyorlarmış. Eau de toilette beyinliler…

Tabi bu pencerelerden sağa sola fırlatılan kokulu bohçaların, sokaktan geçenlerin kafalarına denk gelme ihtimalini de düşünen süper zeki Fransızlar, yağmur yağmayan günlerde de şemsiye kullanmayı akıl etmişler. Kadınlar fırfırlı, dantelli şemsiyeler kullanırken erkeklerin de şemsiye taşımaya üşenenleri “şapkasız çıkmam abi” der olmuşlar.

Havadan yağan moklardan şemsiye ile kurtulmuşlar kurtulmasına da ya yerdeki moklar? Bunlara basmadan nasıl yürünecek? Tabi ki de topuklu ayakkabılar sayesinde… Ayağın yere değen kısmını azalttın mı, moka basma olasılığını da düşürmüş oluyorsun. Vallahi bravo!

Ya o şapkalarda duran tüyler? Süs için mi vardı onlar sanıyorsunuz? Ay çok safsınız, kuzum. Tabi ki de sokak ortasında çok sıkışmak suretiyle tuvalet ihtiyacını ortalık yerde karşılamak zorunda kalan süslü bayanların, vukuat sonrası civardan geçenleri uyarmak amacıyla incelik göstermeleri için vardı o tüyler. Yani “mıçtım bari bir de üstüne tüy dikeyim de herkes görsün burada mok var, üstüne basmasınlar” durumu.

Halbuki pisliklerini örtmek için zihnisinir projeler peşinde koşacaklarına, veledin birini yollasalardı bizim oralara da öğrenselerdi bu işin nasıl çözüleceğini fena mı olurdu? Dünya modası biraz geç gelişirdi belki ama en azından hikayesi temiz olurdu.

Video: Mok Var!