Posts Tagged ‘izle’

Duysak Diyorum

Çarşamba, Eylül 16th, 2009

Cemali diye bi grup vardı ya hani bi zamanlar. “Duymak İstiyorum” diye bir de şarkıları vardı onların. Kaç gündür dilimdeydi şarkı da şöyle bir rahat dinleyememiştim. Ne kadar güzel bir şarkıydı ya bu! İlk çıktığı zamanlarda koca koca siyah gözlükleri ile tanıdığımız Cemali, bu şarkıyla hafiften bir Depeche Mode tadı yakalamıştı. Şarkının girişine dikkat etsenize hele. Her an “’cause it’s no good!” diyecek gibi bir hali var.

Şimdi niye çıkaramıyorlar acaba böyle şarkıları? Çabalıyorlar da olmuyor mu? Nerede kardeşim bu Cemali?

zerrin_ozer_sahne_002Bir ara Zerrin Özer’le bir şeyler yapıyorlardı. Herhalde Zerrin Özer yedi bunları. Bir dönemki şişkinliğinin sebebi demek ki Cemali’ymiş.

Ya bu Zerrin Özer yakınlaşması Cemali’nin “Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali” tadındaki şarkısından önce miydi sonra mıydı acaba? Gerçi bu durum Zerrin Özer’in Cemali’yi hapır hupur yediği tezimi değiştirmez ama merak ettim sadece.

Zerrin Özer yemediyse de biri ya da bir şeyler yedi bu çocukların başını!

Neyse klibi izleyelim biz en iyisi. Dımdırı-dım-dıdımm

Aşk-ı Sertab

Cuma, Haziran 19th, 2009

beren-saatÖyle çok fazla dizi izleyen biri değilimdir. Ama zaplarken gördüğüm vakit takıldığım diziler var. Aşk-ı Memnu da bunlardan biri.

Türkiye’nin Yıldızları yarışmasından beri severek daha doğrusu bayılarak izlediğim biri var ki o da zaten bu dizinin başrol oyuncularından. Evet efenim itiraf ediyorum TV’de Beren Saat’i gördüğüm zaman kanalı değiştiremiyorum. Aşk-ı Memnu’ya olan ilgim de zaten bu güzel bayandan kaynaklanıyor.

Dün akşam da yine kanallar arasında gezinirken Kanal D’ye takılıp kaldım. Fakat bu seferki neden yalnızca Beren Saat değildi. Sezon finalinin duygusal görüntülerine eşlik eden “Bu Böyle” şarkısı ekrana kilitlenmemin en büyük nedeniydi.

İlk dinlediğimde de beğenmiştim şarkıyı ama dün akşamki kadar etkilenmediğimi  de söylemem gerek. Dizinin en doğru yerinde, birbirinden güzel sahneler eşliğinde Türkiye’nin en özel seslerinden birinden “O zor günler solan güller…” diye başlayan şarkıyı dinlemek büyük keyifti.

Sertab Erener’in geçtiğimiz günlerde çıkan maxi-single’ı “Bu Böyle” nin 5 farklı versiyonu mevcut albümde. Benim favorimse dizide de kullanılmış olan akustik versiyon.

Dün akşamki görüntüleri kaçırmış olanlar ya da tekrar izlemek isteyenler buyursunlar bir de buradan yaksınlar…

Video: Sertab Erener – Bu Böyle (Aşk-ı Memnu’dan görüntülerle)

PataSong Başlıyor!

Pazartesi, Şubat 9th, 2009

PataSongHani bir ara bahsetmiştim ya size “bazı sabahlar şarkı mırıldanarak uyanıyorum, gözümü açar açmaz bir şarkı oluyor dilimde” diye.

İşte ben o şarkıları sizinle de paylaşmaya karar verdim.

Bundan sonra her gün sabahın köründe dilime dolanan ilk şarkı, PataSong adı ile bu sayfada sizleri bekliyor olacak.

Günlük PataSong’unuzu almayı unutmayın!

Bohem Ressam İşbaşında

Salı, Ocak 27th, 2009

Her ne kadar Türkçe’ye “Barselona Berselona” diye çevirilmiş olsa da Vicky ile Cristina’nın Barselona’da geçirdiği üç aylık yaz tatilini anlattığından “Vicky Cristina Barcelona” daha uygun bir isim bu film için.

Vicky (Rebecca Hall), her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamayı seven ve evlilik arifesinde nişanlı bir kız. Cristina (Scarlett Johansson) ise hayatta yalnızca ne istemediğini bilen ama ne istediğini arayan biri. Yaz tatillerini geçirmek üzere Vicky’nin halasının Barselona’daki evine giden bu iki kız romantizmden tutun da efenim türlü çeşitli olaylar yaşıyorlar Katalan şehrinde.

Juan Antonio (Javier Bardem) ise hayattan keyif almayı bilen, özgür ruhlu bir ressam.

Üçünün yolları bir sergide kesişiyor. Juan Antonio’nun cüretkar teklifine Vicky taş koymasa filmle ilgili okuduğum yazılardan beklediğim üçlü aşk hikayesinin bu kişiler arasında geçmesi işten bile değil. Fakat gel gör ki Vicky bu kadar sorumsuz davranamadığından Juan Antonio ile ancak bir gitar dinletisi sonrası ağaç altında sevişebiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki “Nişanlı kız nasıl olur da aldatır müstakbel kocasını?!” Ama kardeşim nişanlı da bir kıl tüy ki görmeyin gitsin. Yok efenim toplantısı varmış da, oradan briç partisine gidecekmiş de, golfü aksatmamalıymış da…. Özellikle de Juan ile kıyaslandığında son derece sıkıcı bir tip yani. E kız da Katalan tarihi okuyan, sanat eserlerine meraklı, bohem olma sevdasında ama bir türlü kurallarına karşı çıkamamış biri. Yani şimdi Vicky sevişmesin Juan’la da kim sevişsin?

Yalnız Juan Antonio da az çapkın değil. Vicky yetmiyormuş gibi Cristina’yı da ayartıyor. Önce Cristina’nın dolgun dudakları ile başlayan ilgisini yine Cristina’nın dolgun başka yerlerine kaydırınca bu ikisi baya baya aşık oluyorlar birbirilerine. Gayet de mutlu mesut yaşamaya başlıyorlar Juan Antonio’nun evinde. Ta ki filmin başından beri nerede olduğunu merak ettiğim Penélope Cruz, Juan Antonio’nun eski eşi olarak ortaya çıkana kadar.

Maria Elena (Penélope Cruz) da Juan Antonio gibi ressam. Juan’a da baya aşık. Juan da Maria’yı çok seviyor, filmin başından beri dilinden düşürmüyor ama bir türlü beraber de olamıyorlar. Ne zaman biraraya gelseler kavga gürültü…

Kadın zaten acayip dırdırcı, adam da bir asabi ki sormayın gitsin. İlişkilerinde bir şey eksik kalmış hep ama ne? İşte bu sorunun cevabını Cristina’da buluyorlar ve bu iki uyumsuz yapboz parçasını bir araya getirsin diye aralarına Cristina’yı alıyorlar. Üçü birden çok mesut bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Tabi işin kaymak tarafını yiyen de Juan Antonio oluyor. Ohh vallahi, bir eli yağda bir eli balda abimizin.

Tabi sonra Cristina “Yok bu böyle olmayacak” diyor ve çekip gidiyor. Maria Elena ile Juan Antonio da başlıyorlar yine itişip kakışmaya. Anlaşamamaları da normal bence bu iki kişinin. Hem zaten birbirine çok benzer kişiliklere sahipler hem de yıllarca beraber olduktan sonra iyice kopyası olmuşlar birbirlerinin.

Ben de sevmem mesela öyle. Benden bir tane daha niye isteyeyim ki? Sanki çok mattah bir adammışım gibi… Yeter bir eve bir tane benden. Benden farklı olmalı benim sevdiğim. Ben onun eksiklerini kapatmalıyım, o benim. Farklılık, zenginliktir efenim. Unutmayınız bu sözümü. ;)

Gerek müzikleri, gerekse oyuncuları ve tabi ki de süper yönetmeni Woody Allen sayesinde inanılmaz kareleri ve renkleri ile keyifle izlenesi bir film Vicky Cristina Barcelona.

Penelope Cruz’un oyunculuğuna bayıldım desem yeridir. Javier Bardem ise bu filmdeki oyunculuğu ile her tür rolün altından kalkabileceğini bir kez daha anlamamı sağlayan bir oyun sergilemiş. Özellikle de No Country for Old Men filminde çizdiği ve kafamdan kolay kolay atabileceğimi düşünmediğim psikopat katil tiplemesinden çok güzel bir şekilde sıyrılmış ve romantik bir çapkın oluvermiş. Tabi ki Rebecca Hall’u da es geçmemek lazım. Ama Scarlett Johansson için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Genelde oyunculuğunu beğenirim ama bu filmde belki de rolü gereği biraz silik kalmış.

Fakat bu, Scarlett’i daha az seveceğim anlamına da gelmesin sakın.

Aman diyeyim! ;)

Giulia y Los Tellarini – Barcelona (filmin ana müziği)

[vodpod id=Groupvideo.2016171&w=425&h=350&fv=]

Galatasaray Kurtlar Vadisi’nde

Cuma, Kasım 7th, 2008

Dün akşam bir yandan Galatasaray maçını izlerken bir yandan da nargilemi tüttüreyim, kahvemi höpürdeteyim diye Yeşilköy’de bir cafeye gittim. Cafenin iki tane plazma TV’si var. Biri içeride diğeri de dışarıda. Maçı dışarıdaki TV’de vereceklermiş diye cafenin bahçesindeki masalardan birinde yerimizi aldık arkadaşlarla. “İçeride niye yayınlamıyorsunuz maçı?” diye sorduğumda, “orada Kurtlar Vadisi‘ni yayınlayacağız.” cevabını aldım. Önce pek umursamadım da sonra düşününce garip geldi. Hatta durum ilerleyen saatlerde daha da acayipleşti.

Bir kere maçın ilk dakikasına kadar kanalı değiştirmediler. Sadece maç izlemek için orada bulunan bizler de Kurtlar Vadisi izlemek zorunda kaldık bir süre. Devre arasına kadar her şey güzeldi. Devre arasında tekrar Kurtlar Vadisi’ni açtılar dışarıdaki TV’de. Ses maç esnasında iyice açılmış olduğu için, kanal değiştiğinde de bangır bangır bağırmaya devam ediyordu.

Maçı bile o denli dikkatli izlememiş insanlar, kanal değişince ekrana kilitlendiler. Ses çıkarmadan izliyorlardı. Zaten dizide de pek fazla ses çıkmıyordu. Dizi genelde poz kesme üzerine olduğundan, oyuncular bir o yana bakıp uzun kaç çatıyorlar, bir bu yana bakıp kaş çatıyorlar sonra da beylik bir laf ediyorlar ve susma devam ediyor. Yani ağırlıklı olarak zurna sesinden oluşan bir fon müziği hakimdi mekana. Bir de bizim gülüşmelerimiz..

Çünkü bence Kurtlar Vadisi komik bir dizi. Her hareket, her laf klişe ve abartı koktuğundan bence gülmemek mümkün değil. Ama koca koca adamlar oturmuş ciddi ciddi izliyorlar valla.

Bir ara içeri girdim. Bakayım oradakiler ne yapıyor diye. Onlar daha beterdi!. Tamamen dumanaltı olmuş bir yerde bir sürü erkek oturmuş, dizi seyrediyor, ara ara durumu değerlendiriyor, “vay be ne laf etti” gibi nidalar yükseltiyorlardı.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala tekrar yerime döndüm. Bir sahlep söyledim. O sırada garsona (ki sonradan anladım ki mekan sahibiymiş) “Maça ne zaman geçeceğiz? Az kaldı da…” deme gafletinde bulundum. Meğerse adam Kurtlar Vadisi’nin sırf hayranı değil bizzat kendisiymiş. Pis pis suratıma baktı ve kısa ve net bir cevap verdi: Başlayınca! Ben de “güzel cevap” deyip göz kırptım. ;) Zaten sonra sahlebi falan da başkası getirdi.

Acayip bir kitle yani. Acayip insanlar, acayip bir dizi, acayip bir mekan…

Gecenin tek güzel şeyi ise tabi ki Galatasaray maçıydı. Bi de o ne acayip maçtı ya!  :)

[vodpod id=Groupvideo.1741048&w=425&h=350&fv=]