Tuesday, March 9, 2010

İçimi Yedin Jay Jay

Posted by Patavatsız Köstebek On Şubat - 8 - 2010

jayjay-konserGeçen haftaiçi bir arkadaşım aradı, “cumartesi akşamı Ghetto‘da Jay Jay Johanson konserine davetiye var, gelir misin?” dedi, dedim “so tell the girls that I’m back in town!

Bu davetiyeyi ayarlayan arkadaşım, benden Alman olmasın, ziyadesiyle Alman bir kişiliktir. Davetiyenin üzerinde konser başlangıcı 22.00 yazıyor diye akşam yemeğimi boğazıma dizdi. Aradı da aradı. “Lan oğlum geliyoruz işte…” Halbuse her alemci bilir, saat 22.00 de yazsa biletin üstünde, o konser 23.00′ten önce hayatta başlamaz. Ama yok efenim ille kapıda olacağız o saatt…
Efenim, 22.15 gibi girdik içeri Ghetto’dan. Jay Jay Bey ise 23.30′da falan çıktılar sahneye… Jay Jay dediğin uzun saçlı, sakallı kıtipiyoz bir herifmiş. Tam böyle “Cihangir’de oturuyorum ben” dese inanırsın yani öyle bir tipmiş ki zaten ben şüpheleniyorum “bu adam harbiden Cihangir’den ev falan tutmıuş olabilir mi?” diye.. Neredeyse her haftasonu İstanbul’da bu Jay Jay, arkadaşım!! Gün oluyoır ben gidemiyorum Taksim’e… Bu elin İsveç’lisi her Allah’ın günü orada!

Sesi güzel ama çocuğun. Su gibi söylüyor şarkıları ama bir de sahnede su içmese… Sahnede su içen sanatçıdan nefret ederim desem çok iddialı konuşmuş olur muyum diye düşündüm bir an, ama yok yani bence hiç de abartmış olmam. Hadi viski falan içmesin de en azıdan bir likör iç be kardeşim..

Bir de repertuar yapmış beyefendi ki “İntihardan önce dinlenilecek son 10 şarkı“… İçimi yedi Jay Jay içimi. Zaten iki tane şarkısını biliyordum sıra onlara gelene kadar baydım da baydım.

Ulan Jay Jay yatacak yerin yok senin!

not: Yazım bittikten sonra görsel arayışına daldım. Tam sopalık bir tipmiş bu Jay Jay eskiden. Saç sakal yapmış da adama dönmüş - ucundan accık

Emre Türkmen - Bass Project

Posted by Patavatsız Köstebek On Ekim - 12 - 2009

Geçen Salı akşamı Jazzstop‘ta Emre Türkmen‘in ilk solo performansı vardı. Ben şahsen tanımıyordum Emre Türkmen’i ama bir arkadaşım dedi ki “harika bir basçıdır, mutlaka dinlemek gerek.

“Bass Project” adı ile düzenlenen konserde Emre Türkmen tabi ki de bas gitarıyla sahnenin en ortasında yer alıyordu ve tabir-i caizse bası konuşturuyordu. Sahne oldukça kalabalıktı. Davul, klavye, gitar, saksafon, trompet… Bilenler bilir Jazzstop’ın sahnesi pek de büyük değildir ama o kadar insanı kaldırabildi vallahi helal olsun. Tabi çocuklar da biraz göt göte duruyorlardı ama olacak o kadar.

Yer dardı belki ama oynayacağım diyen bu konuyu bahane etmezmiş anlaşılan. Bir çaldılar bir çaldılar ki sormayın gitsin. Kulaklarımın pası silindi desem yeridir. Duyduğuma göre bu proje bir defa ile de sınırlı kalmayacakmış. Yakınlarda birkaç kez daha sahne alacaklarmış İstanbul’da. Ama nerede ve ne zaman olduğunu şimdilik bilemiyorum. Öğrenirsem sizinle de paylaşacağım gençler. Şimdilik aşağıdaki video ile idare edin. Kalite biraz dandik ama iş görür, bir sonraki konsere hazırlık yapmış olursunuz.

Saki’n Coke

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 22 - 2009

Rock’n Coke 09‘un ilk günü, kalabalığın arasına dalarak izlediğim ilk konser Sakin konseriydi. Zar zor bulduğum gölgelik ve yumuşak alanımdan kalkıp, WC’lerin yanındaki Zero sahnesine gittim. Konser alanına girer girmez sahnede Sakin’i, etraftada da sakinlikten eser kalmayan Sakinseverleri gördüm. Hemen aralarına daldım ve ben de başladım onlarla bağırmaya: “Burnum omzunda...”

Yine harika bir sahne performansları vardı ve yine süper şarkıları ile beni benden almayı başardılar. Bu çocukları tebrik etmemek, ayakta alkışlamamak mümkün değil.

Alkış!

Yalnız, “Sentetik Sezar” çalarken bir arkadaşım dedi ki “Abi, ben bu şarkının sözlerine çok takığım ya! Ne demek istiyor bu adam? Aklıma türlü türlü şeyler geliyor vallahi!

Hakikaten de dikkatlice dinledikten sonra benim de beynim zararlı çağrışımlara gark oldu. Siz de dikkatlice bir okuyun bakalım sözleri, merak ediyorum siz ne anlayacaksınız?

…..
Örtük yüzüm diz çökerken
Göster beni aletin doluyken
Dök üstüme sıcak suyunu

…..

Efenimm???

Dert’n Coke!

Posted by Patavatsız Köstebek On Temmuz - 20 - 2009

Festival kafasını seven biriyimdir. İki gün boyunca çayır çimen takılmayı, konserden konsere koşmayı, yanında da biramı hüpletip abuk subuk dolanmayı çok severim. Bu yüzden Rock’n Coke başladı beri sıkı takipçilerinden biri de ben olmuşumdur. Hezarfen’in göl manzaralı festival alanında kimbilir kaç litre alkol tüketmiş, kaç milyon kez hoplayıp zıplamışımdır.

Bu seneki festival, bildiğiniz gibi, İstanbul Park’taydı. Afişlerini gördüğüm günden beri şehre uzaklığı nedeniyle çok soğuk yaklaşmıştım Rock’n Coke 2009‘a, zira her ne kadar adında İstanbul kelimesi geçse de İstanbul Park çakalın bok bıraktığı yerde. Ama ne yaparsın ki merak işte… Gitmeden duramadım, bir de Coca-Cola davetiye göndermiş sağolsun…

Kaltık efenim arkadaşlarla gittik biz de İstanbul Park’a. Taksim’den festival alanının otoparkına varmamız 45 dakika sürdü. Gayet güzel bir zamanlamaydı bence. Fakat otoparkten konser alanına girmemiz de, bilet vs.. kontrolleri hariç, en az o kadar sürünce dedim “bu işte bir terslik var“.

Tersliğin nedeni ise kısa sürede anlaşıldı. Öyle abuk bir yerleşim planı vardı ki festivalin. Zat-ı muhteremler demişler ki herhalde Madem bozkırın ortasında geniş bir alanımız var. O zaman otoparkı ebesinin nikahına yapalım, kamp alanını da otoparktan mümkün olduğunca uzağa koyalım ki arabada bir şey unutan sefil kampçılar saatlerce yürüyüp perişan olsunlar. Konser alanını da ikisinin ortasına koyalım ki önce arabaya sonra çadıra uğrayıp buraya varmak nereden baksan 1,5 saat sürsün.

Şaka gibi!!!

Neyse efenim… Arabadan inip de uzun bir yolu yayan teptikten, köprüler aşıp türlü kontrollerden geçtikten sonra bir Welcome Drink ikram etti Coca-Colacılar. Allah’ın sıcağında o kadar yürüdükten sonra dil damak kurumuştu tabi, iyi geldi Cola’lar ama malesef iki yudum alabildim sadece. Çünkü konser alanına servisle gitmek gerekiyordu ve servise de içecekle almıyorlardı. Yani hem durup dururken elimize içecek tutuşturuyorlar, sonra da “içecekle binemezsiniz ama beyefendi” diyerek azarlıyorlardı. Sanki serinletmek için değil de fırça kaymaya bahane olsun diye dağıtıyorlardı Cola’ları.

Servise bininceyse dünyası değişiyordu insanın. Yol boyunca Rock FM dinleyip kendini azmaya programlayan bünyeler, yürüyüş sırasında sanki yeterince darbe almamış gibi, bir de servis şöförü indiriyordu darbeyi. Sıcak, havasız, penceresiz okul taşıtı tadındaki servislerde Ebru Gündeş’ten başka sanatçı dinlenemiyordu ki bu da zaten bünyedeki tüm gazı alıveriyordu. Servisten indikten sonraysa 10 dakikalık yokuş tırmanışı bekliyordu bizleri. O engeli de aşıp festival alanına vardığımızda bir yarabbi şükür çektik vallahi ne yalan söyleyeyim. Bize bugünleri de gösterdi Rab’bim.

Festival alanı Hezarfen’den hatırladığımız şekildeydi. Yine iki adet sahne (bu sefer alternatif sahnenin adı Burn değil, Zero idi), türlü yemek alanları ve lunapark oyuncakları ile ufak tefek standlar… Yalnız Hezarfen’den farklı öyle önemli bir nokta vardı ki onu es geçmek mümkün değil. Her yer asfalt!!

Öğlen sıcağında o asfalt nası yakıyordu insanın ayaklarını da yüzünü de anlatamam. Yere oturmak zaten mümkün değildi, dokunmaksa imkansız. Çeşitli çim alanlar yapmışlardı gerçi, böyle kare kare toprak-çim kesitlerini getirip halı gibi sermişlerdi ama koca alanda ufacık noktalardı yeşillik olan. Ki onlar da asfaltın üzerine serildiklerinden toprağın sahip olduğu esneme payı bunlarda yoktu. E tabi bu da oturunca insanının totosunun acımasına neden oluyordu. Bir de ikinci günün sonunda hiç de toprak gibi kokmuyordu o çimlik alanlar, onu da belirteyim efenim naçizhane bendeniz.

2 günlük festival boyunca, konserler sağolsun, fena vakit geçirmedim. İlk gün Sakin ve Duman’ı önlerden izledim, Nine Inch Nails’ı arabaya uğramam gerektiği için otopark yolculuğu nedeniyle kaçırdım, Prodigy’de de kendimi kaybettim.

Ertesi günse ilk gün yaşadığım sıkıntılardan dolayı ettiğim tonla küfüre rağmen Hayko Cepkin konseri sayesinde motive oldum aynı eziyetleri tekrar çekmeye.  Manga vs. Cartel ile başlayan konser maratonumuz, Allah’ın sıcağında asfaltın üstünde ve yüzlerce kişinin tam ortasında Hayko Cepkin konseri, ardından Razorlight ve connectionlar sayesinde sahne önünden izlenen Kaiser Chiefs ve Linkin Park ile devam etti.

Konserlerden çok keyif aldım. Ayrıntılarını ve foto - videolarını daha sonra paylaşacağım ama genel olarak şunu söylemek isterim ki daha da İstanbul Park’a gitmem!! Bundan sonraki festival programında öyle acayip, öyle şaka gibi gruplar olması gerekir ki  gitmemek opsiyonunu ortadan kalksın. Ancak o zaman aynı eziyete bir daha katlanabilirim.

Ya da yine eski günlerdeki gibi Hezarfen’e dönerler, ne gam kalır ne keder. Festival ruhunu dibine kadar, dertsiz tasasız yaşar, ardından tebriklerimizi sunarız yine bu sayfadan.

Bye Bye Jacko!

Posted by Patavatsız Köstebek On Haziran - 26 - 2009

İçimde büyük bir kaybın acısı var. Sanki bugün kalbimden bir parça koptu. Çocukluğumdan bugünüme hayatımın önemli bir kısmında imzası bulunan Michael Jackson’un artık hayatta olmadığını bilmek canımı acıtıyor.

michael-jackson-moonwalkBiz küçükken Moonwalk yarışmaları yapardık. Koyardık Bad albümünü, Michael Jackson’ın danslarını taklit ederdik. Üç - beş velet parkenin üstünde kaymaya çalışırdık. Eci-vici-vokki‘yi defalarca dinler sözlerini anlamaya çalışırdık. Anladığımız kadarıyla da eşlik ederdik şarkılara uydurma bir ingilizce ve avaz avaz bir sesle.

Sonra bir gün Michael, İstanbul’a geldi konsere. İnönü’deki konsere gidebilmek için çıldırıyorduk. Ama en büyüğümüz 13 yaşında olunca stadyum konseri için ailelerimizden izin almamız mümkün olmadı. Biz de haliyle ortalığı birbirine kattık. Ağladık, tepindik, çocukça küfürler sarfettik böyle aptal salak gibisine… Ama tabi ki de bizi takan yoktu. Sonra tam konser günü hadi hazırlanın gidiyoruz dediler. Biz de konsere gidiyoruz sanmıştık. Halbuki Fame City‘e gidiyormuşuz. Yolda konsere gitmediğimizi anlayınca çok bozulmuştuk ama Fame City’e girince de tabi ki konser falan kalmamıştı akıllarda.

Bir de Moonwalker diye bir film yaptı Michael. Hani böyle yerlere kadar eğiliyordu da düşmüyordu. Amma tartışmıştık o olayı. Kimimiz “adamda harika bir denge kabiliyeti var“, kimimiz “orada ip var”, kimimiz de “ayakkabıların altında mıknatıs var ondan düşmüyor” diyorduk. Hala bilmiyorum nasıl yaptıklarını, zaten bilmek de istemiyorum. Yoksa büyüsü bozulur, oysa ben her gördüğümde ağzım açık kalsın istiyorum.

michael-jackson-moonwalk-segaBu filmin bir de oyununu yapmışlardı daha sonra Sega oyun konsolunda. Aramızdaki en fanatik Michael hayranı arkadaş da hemen almıştı bu oyunu. Biz de sabah akşam demeden onun evine doluşup, Moonwalk yapıp bonus topluyorduk. Annesi de yazık meyve suyu kurabiye falan taşıyıp duruyordu bize.. Canım yaaa!

Büyüdükçe Michael’dan uzaklaştı herkes. Rock starları dururken Michael Jackson’ı seviyorum demek yadırganır oldu. Halbuki o kraldı. Müzik dünyasına pek çok şeyi o katmıştı. Daha 6 yaşındayken Jackson’s Five grubuyla toplu ve senkronize dans şovları yapıyorlardı. Tek başına sahnelere çıktığı zamanlarda ise arkasında 30 kişilik dans ekipleriyle inanılmaz şovlar yapıyor, kendine has figürleri ile dans dünyasına imzasını atıyordu. Ondan sonra pek çok sanatçı benzer şeyleri yapmaya başladı. Bugünse arkasında dans grubu olmayan popçuya popçu denmiyor.

Michael’dan önce pop klipleri şarkıları tanıtmak amaçlı kullanılan videolardı. Ama Thriller, Beat It ve Bad gibi kısa film tadındaki klipler sonrasında müzik videosunun da tanımı değişti. Albümlerine, konserlerine tanıtım filmleri çekmeyi de ihmal etmeyen Michael Jackson, History albümü için çektiği tanıtım filmiyle de bu işin de kralının kendisi olduğunu gösteriyordu.

Video: Michael Jackson - History

Star dediğin ulaşılmaz olandır. O uzakta ve parlaktır. Işığı o kadar güçlüdür ki başka yöne bakamazsın. Ona dokunmak istersin ama yapamazsın. Michael Jackson öyle işler yaptı ki hep uzakta hep ulaşılmaz oldu. O en tepedeydi, en iyisiydi. Star olmayı sonuna kadar hakketti. Her ne kadar son yıllarını problemlerle geçirmiş olsa da o hala star ve şimdi gökyüzünün en güzel en parlak yerinde.

Nur içinde yat Michael…

Babylon’da Makossa & Megablast

Posted by Patavatsız Köstebek On Mayıs - 13 - 2009

doublemoonremixedŞimdi size bir cümle kuracağım içinde geçen bazı kelimelerden dolayı çok heyecanlanacaksınız. Yani en azından ben öyle oldum. Siz de kesin olursunuz diye düşündüm.

Doublemoon Remixed Volume 2‘nin yayınlanması şerefine 16 Mayıs Cumartesi gecesi Babylon‘da Makossa & Megablast konseri var!

Zaten Doublemoon ile Babylon’un adının bile aynı cümle içinde geçmesi yeterince heyecan verici iken bir de Avusturya’nın en ünlü DJ’leri Makossa & Megablast’ın bunlara eklenmeleri çok bomba olmuş. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim: Gecenin görsellerini de son dönemin başarılı fotoğraf sanatçılarından Yağmur Kızılok hazırlamış.

Aranızda kimdir bu Makossa & Megablast diye soranlar varsa diye… Efenim şimdi bu DJ arkadaşlarımız özellikle Viyana’da çok tanınan isimler. Ama ünleri sırf Viyana ile sınırlı kalmamış dünyaya da taşmış. Çok keyifli, eğlenceli müzik yapan bu zat-ı muhteremlerin hikayelerini birazcık anlatayım istiyorum.

Makossa adıyla tanınan Marcus Wagner-Lapierre, Viyana DJ arenasının en önde gelen isimlerinden biri. 1980′lerde DJ’lik yapmaya başlayan Makossa, 1995′de Avusturya’nın en ünlü radyolarından biri olan ve benim de Viyana’da olduğum günlerde severek dinlediğim FM4‘ü kurdu. Ayrıca Makossa 13 senedir Mc Sugar B ile de bir Cumartesi show’u olan “Swound Sound System“‘i hazırlayıp sunuyor. Makossa son 10 yılda 20′den fazla compilation albüm yayınladı.

Makossa’nın ekürisi Megablast adıyla tanınan Sascha Weisz ise 1990′ların başında DJ ve prodüktörlüğe başladı. Dub, reggae ve hip-hop’tan etkilenerek müziğe başlayan Megablast, daha sonra acid house, tribal ve elektro tarzlarına yöneldi. Megablast 2003 yılında ilk albümü “Creation” ile eleştirmenler ve müzikseverlerden tam not almıştı.

Bence 16 Mayıs Cumartesi gecesi bizi çok eğlenceli bir parti bekliyor. Fakat bu kadar bilgi size yetmediyse bir de aşağıdaki videoya göz atmanızı tavsiye ederim. Gaza gelmeniz işten bile değil… ;)

Hadi Yine İyisin

Posted by Patavatsız Köstebek On Şubat - 6 - 2009

Taksim’e gittiğim zamanlar arabayı genelde eski TÜYAP şimdiki TRT binasının altındaki kapalı otoparka bırakırım.

Geçen cumartesi (31.01.09) öğleden sonra da aynı şeyi yaptım. Otoparkın içinden Odakule’ye çıkan merdivenlerin tam son basamağına gelmiştim ki Pembe Panter filminden tanıdığımız “param param param” şarkısı ile karşılaştım meydanda.

Tıpkı bir film sahnesindeymişim gibi hissettim kendimi. Yanımda da iki arkadaşım vardı. Sanki 3 kafadar tehlikeli bir işin peşine düşmüş, sinsi sinsi bir yerlere yürüyorlar. Fonda da “param param“…

Read the rest of this entry »

Direniyorum Öyleyse Mızıkacıyım

Posted by Patavatsz Kostebek On Eylül - 15 - 2008

Cuma gecesi sergiden çıktıktan sonra Mojo‘ya gittim.

Cuma geceleri oraya gitmeyi seviyorum, çünkü Direnen Mızıkacılar çıkıyor. Direnen Mızıkacılar 7 kişilik bir grup. Hatta grup demek az kalır tam anlamıyla bir showband. Çok yetenekli müzisyenler ve çok da eğlenceli şarkılar çalıyorlar. Önce yavaş şarkılarla başlıyor, ortamı ısıtıyorlar. Ondan sonra da delirtmeye yönelik parçalarla, zıplattıkça zıplatıyorlar mekanı.

Bir kere solistleri Pelin’in harika bir sesi var. Sahne performansı da çok iyi. Dinledikçe dinleyesi geliyor insanın. Hem sırf Pelin değil, neredeyse tüm grup elemanlarının süper sesi var. Her birini dinlemek ayrı keyif.

Ayrıca hem keman, hem trompet, efenim bir o kadar klavye, ona keza gitar, bass, davul ve solisti bünyesinde barındıran ve Beyoğlu’nda çıkan eğlenceli bir grup daha bulmak da oldukça zordur herhalde.

Yalnız şöyle bir problem var. Ekşi Sözlük’teki yorumlardan da bazı arkadaşlarımın tespitlerinden de anladığım kadarıyla repertuarlarını pek yenilemeyen bir grup Direnen Mızıkacılar. Dolayısıyla kimi kişilere kabak tadı vermeye başlamışlar. Ben henüz o kıvama gelmedim ama sanırım her cuma dinlersem ben de sıkılabilirim.

Bir de ufak uyarı yapayım: Direnen Mızıkacılar normalde cuma geceleri çıkıyor olmalarına rağmen bazı cumalar ekstra işleri oluyormuş. Orlara gidiyorlarmış. Bu nedenle de yerlerine Circus çıkıyormuş. Misal ben geçen cuma Direnen Mızıkacılar’ı dinlemek üzere Mojo’ya gitmiş olmama rağmen Circus ile karşılaştım. Allah’tan Circus da sevdiğim bir grup da eğlenceli bir gece geçirdim. Yoksa çok bozulurdum.

Bu konuyu konser sonrası Direnen Mızıkacılar’ın basçısı Barbaros ile de konuştum. “Bari websitenizde duyuru yapın” dedim. Ama ben nereden bilebilirdim ki süper dandik bir websiteleri olduğunu? Zaten çocukcağız “websitesi” deyince bir mahçuplaştı.*

Bir de Mojo’nun websitesi’ne değineyim. Yıllardır Beyoğlu’nun en gözde mekanlarından Mojo’ya yakışan bir websitesi midir bu? Resmen evde küçük bir çocuğun yapmış olduğu bir siteye benziyor. Eskiden bir aralar İnternet Mahir vardı. Onun websitesi bile Mojo’nunkinden iyidir, diyorum başka da bir şey demiyorum.

Circus’un websitesine ise tebriklerimi sunuyorum.

Direnen Mızıkacılar, sizden de böyle bir site bekliyorum. ;)
* Şu anda Direnen Mızıkacılar’ın web sitesi yok malesef. Domain’i yenilemeyi unutmuşlar. Bu nedenle zaten daha önce verdiğim linki kaldırmak zorunda kaldım (08.11.2008)

İstanbul’da Headbang Bir Başkadır

Posted by Patavatsz Kostebek On Temmuz - 31 - 2008

Metallica için her kim “artık çok yaşlandılar, eskisi gibi müzik yapamıyolarlar” gibi saçma sapan şeyler söylüyorsa bir kez daha düşünsün derim. Hatta iyice bir düşünsün. Hala inatla ve utanmadan aynı yorumu yapıyorsa, bir yerlerden 27.07.2008 Ali Sami Yen konserinin kayıtlarını bulsun ve izlesin; ondan sonra karar versin.

Şahsen ben inanılmaz memnun ayrıldım konserden. Hem performanslarından hem de sahne şovlarından çok etkilendim. Hele “One”ın başında öyle bir gösteri hazırlamışlardı ki, tüm izleyenleri coşturdular.

Saat 18.00 gibi girdim ben Ali Sami Yen’e. Pentagram başlamıştı o sırada. Henüz sahaiçi kalabalığına dalmak için erken olduğunu düşünüp, arkalardan izledim konseri. Konser esnasında uzun bir içecek kuyruğu bekleyişinden sonra bir de bira içebildim. Geçen sene de Rock’n Coke’ta canlı dinlemiştim Pentagram’ı. Sanki o zaman daha çok keyif almıştım. Bu sefer, belki de sahaiçi kalabalığı ile çevrilmediğim için gaza gelememiş olmamdan dolayı şarkılara eleştirel yaklaştığımı fark ettim. Şarkıları bana fazla anadolu geldi. Yok efendim “Şeytan bunun neresinde”  yok efendim “Hepsi bir hepsi Hak’tan” falan…

Ne biliyim yani Pentagram isimli bir metal grubundan beklenmemesi gereken şarkılar bence bunlar. Bir de “Uzun ince bir yoldayım” var tabi… İlk coverlandığı zaman çok orjinaldi belki ama artık o kadar çok bu ve benzeri şarkı var ki…

Pentagram konseri bittikten sonra yavaş yavaş önlere yaklaşıldı. Down konseri, biraz gaza getirmiş olsa da, sabırsızlığın artması nedeniyle fazla uzun geldi bünyeye.

Down konseri sonunda ise artık baya bir sahaiçindeydim ve artık içecek bir şey almak için büfeye gitmek imkansız bir hal almıştı. O kalabalığın içine girildi mi çıkılmamalı, çıkıldı mı bir daha da girilmemeli bence. Gerçi yapılabilir bu tabi ki ama hem aşırı zaman ve meşakat, hem de dönüşte arkadaşlarını bulamama ihtimali… Sonra başka insanların yanına yamanmaca… “Hep beraber eğlenelim, beni de sevin” durumu… Hiç gelemem yani öyle sıkıntıya!

Yarım saatten biraz fazla bir gecikmeyle de olsa sonunda beklenen an geldi. Ve “Babalar” çıktı sahneye. Genelde klasikleşmiş şarkılarını çaldılar. Hatta ilk albümden bile baya parça çaldılar ki ben aslında o albümden 1-2 şarkıdan fazla çalmazlar sanıyordum.

Sonrasını hatırlamıyorum, kendimden geçmişim. :P
Zaten herkes kendinden geçti. Dinleyiciler tüm şarkılara eşlik ediyordu(k) hatta gitar sololarını bile “dıbırıp bıbırıp” diye söylüyordu(k). Tabi bu müthiş ilgi ve katılımdan dolayı Metallica da mest oldu. Onlar bizi kendimizden geçirdiği kadar biz de onları kendilerinden geçirdik desek yeridir. Nası geçirdik.. ? :)
Sonuçta saatlerce ayakta durdum, zıpladım, türkülerden de çaldım, sahnelere çıkıp içtim oynadım ben, gönülden inandım…

Konser bitişinde Lars’ın bizzat kendi ağzından tekrar İstanbul’a gelme sözü çıktı. Artık parmaklarımızı çapraz yapıp bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Yalnız bu sefer “yok ben gidemedim”, “yok bilet bulamadım” falan gibi bahanelere sığınmak yok. Hepiniz geleceksiniz, yoksa karışmam.

Burnum Omzunda…

Posted by Patavatsz Kostebek On Temmuz - 30 - 2008

Favori müzik gruplarıma artık bir yenisi daha eklendi: Sakin!

Onur Özdemir, Özdemir Dereli, Cenker Kökten ve Soner Özışıktan oluşan grubun geçmişi aslında çok öncelere dayanıyor. 1999 yılında Onur ve Özdemir’in biraraya gelerek kurdukları Sakin, yıllar içinde bazı kadro değişikliklerine sahne olmuş olsa da, sonunda ideal kadrosuna ulaşmış anlaşılan.

2006 yılına kadar verdikleri konserler, ufak kitleler tarafından tanınmalarına yardımcı olmuş. Ancak grubun web sitesinde de bahsettiğine göre 2006 yılı Sakin’in daha geniş kitleler tarafından duyulmaya başlandığı yıl olmuş. Daha sonra beste çalışmalarına da hız verip Mart 2008′de Rakun Müzik’ten “Hayat” adlı ilk albümünü çıkarmış.

Albümdeki tüm şarkıları dinledim. Hepsini de çok beğendim. Ama “Laleler Beyaz”, “Edepsiz Komedya” ve “Denek Hayatım” şarkılarının yeri apayrı. İsteyenler, albümdeki tüm şarkıları buradan indirebilirler. Ayrıca albümün ilk klibi de “Denek Hayatım” şarkısına çekilmiş ve şu anda yayındaymış. Sevdiğim şarkılardan biriyle başlamışlar kliplere, umarım böyle devam ederler.

Geçen Cumartesi (26.07) gecesi Studio Live’da sahne aldı Sakin. Kendilerini daha önce hiç canlı dinlememiştim. Ve haliyle bu ilk konserimde bir takım sorular vardı kafamda. Acaba gerçekten albümde dinlediğim kadar kaliteli bir müzik ve güzel bir ses dinleyebilecek miydim?

Oluyor çünkü bazen öyle… Ya mekanın ses sisteminden ya da grubun, stüdyodaki teknolojik imkanların desteğini alamadıkları zaman  aslında o kadar başarılı olamamasından kaynaklanan nedenler olabiliyor.

Sakin, kafamdaki bu tarz soruları sahneye çıkar çıkmaz silmeyi başardı. Hatta iki kez kısa süreli elektrik kesintisi olması ve jeneratörün devreye bir girip bir çıkmasına rağmen, çok güzel bir konser oldu. Bir de İstanbul’un her yerinde yaşanabilecek türden bu aksilik olmasaydı eminim ki tam anlamıyla süper bir konser olacaktı. Hem çok başarılı bir ses ve güçlü bir ses, hem çok yetenkli grup üyeleri, hem de çok canlı(!) bir sahne performansı… Daha ne ister ki bir müziksever?

Öyle sanıyorum ki bundan sonra Sakin’i ve özellikle de canlı performanslarını çok yakından takip edeceğim. Ve inatla herkese tavsiye edeceğim.

Size de tavsiye ederim…