Posts Tagged ‘taksim’

Hadi Yine İyisin

Cuma, Şubat 6th, 2009

Taksim’e gittiğim zamanlar arabayı genelde eski TÜYAP şimdiki TRT binasının altındaki kapalı otoparka bırakırım.

Geçen cumartesi (31.01.09) öğleden sonra da aynı şeyi yaptım. Otoparkın içinden Odakule’ye çıkan merdivenlerin tam son basamağına gelmiştim ki Pembe Panter filminden tanıdığımız “param param param” şarkısı ile karşılaştım meydanda.

Tıpkı bir film sahnesindeymişim gibi hissettim kendimi. Yanımda da iki arkadaşım vardı. Sanki 3 kafadar tehlikeli bir işin peşine düşmüş, sinsi sinsi bir yerlere yürüyorlar. Fonda da “param param“…

(daha fazla…)

Kaburgaya Doyduğum An

Çarşamba, Şubat 4th, 2009

Sıkça ve zevkle gidiyorum Beyoğlu’ndaki Zübeyir Ocakbaşı‘na ve her seferinde “ille de kaburga” diye tutturuyorum. Ama sanırım ilk defa geçen cuma akşamı (30.01.09) doydum kaburgaya.

Efenim şimdi size daha önce de bahsettiğim gıda mühendisi bir arkadaşım vardı ya. Hani “böyle sıcak çikolatayı bir Belçika’da bir de J’adore Chocolatier Café‘de içtim” diyen. İşte o arkadaşımın doğumgünü vesilesiyle sekiz adet, gözünü et ve rakı bürümüş genç bir araya geldik ve Zübeyir Ocakbaşı’nda aldık soluğu.

Kim ne derse desin, bence Zübeyir Ocakbaşı kaburganın şahı! Öyle güzel pişiriyor ki Zübeyir Usta kaburgaları, sanki lokum! Ağızda dağılan, yumuşacık kaburgaların kekiği de tuzu da yağı da  pek bir kıvamında, pek bir lezzetli oluyor. Yedikçe yiyesi geliyor vallahi insanın. Yanında da mis gibi rakı… Ohh!

Yalnız bir kötü yanı var: O da bir porsiyonda yalnızca 4 kalem kaburga olması… 4 kalem kaburga nedir ki? 4 saniyede bitiveriyor. Tadı da damağında kalıyor insanın. Hemen söylense de yeni kaburgalar, pişmesiydi, gelmesiydi derken araya bayağı zaman giriyor. Tabi bazen “Kusura bakmayın. Kaburgamız kalmadı!” cevabıyla da karşılaşılabiliyor. Zira Zübeyir’in en çok tercih edilen yemeği kaburga.

İşte biz de daha önceki alemlerimizden de tecrübe ettiğimiz bu durumla tekrar karşılaşmamak için önceden 24 porsiyon (yazıyla: yirmi dört) kaburgamızı ayırttık da gittik mekana. Masaya oturur oturmaz gelen mezelerle oyalanıp, ilk kadehleri yuvarladıktan sonra sekiz porsiyon kaburga geldi sofraya. Masaya konması ile bitmesi de bir oldu. Artık nasıl gözümüz dönmüşse… En son bir arkadaşımın “Ben 3 tane yedim ya kim yürüttü benim hakkımı?!” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. O isyan ederken biz de gülerek izliyorduk kendisini.

Ancak laf aramızda benim gülüşüm biraz kıs kıs şeklindeydi. Evet efenim, itiraf ediyorum! O kaburgayı iç eden bendim. Ninuhahaha!

Bu arada garson arkadaşlar, masada dönen sohbetten aramızdan birinin doğumgünü olduğunu anlamışlar ve bir güzellik düşünmüşler. Kalan 16 porsiyonu servis ederken 8′er porsiyonluk her iki kayık tabağın da içine birer küçük mum koymuşlar. Çok ince düşünülmüş bu şık hareketi biz de “İyi doğdun” şarkımızla destekledik ve tabi ki de mekandaki tüm kafaların bize dönmesine sebep olduk. Ne de olsa alışılmadık bir durum kaburga servisi esnasında doğumgünü şarkısı söylenmesi.

23.30 gibi kahvelerimizi içerken hepimiz kaburgaya doymuştuk. Gerçi arada “Oğlum olsa ben bir porsiyon daha yerdim!” diyen tosuncuklar da vardı ama Zübeyir Ocakbaşı gerek yemekleri gerekse servisi ile hepimizi memnun etmeyi başarmıştı o gece.

Eline sağlık Zübeyir Usta!

Gıda mühendisi sevgili arkadaşım bu lezzetteki kaburgaları da Belçika’da yemiş midir bilemem ama siz en yakın zamanda gidin Beyoğlu İstiklal Caddesi Bekar Sokak No.28′deki Zübeyir Ocakbaşı’na, sevdiklerinizle birlikte kendinize güzel bir ziyafet çekin.

E zahmet olmazsa bir kadeh rakı da benim için içersiniz artık. ;)

Yeter ki Oğur’suz Olmasın…

Çarşamba, Ocak 14th, 2009

Yorucu ve stresli bir gün geçirdim bugün. Eğer ki güzel bir final hazırlayamamış olsaydım hem gergin hem de yorgun kapatabilirdim günü.

Akşam sekiz gibi açlıktan kazınır bir şekilde İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Odakule yakınlarına geldim ve ilk gördüğüm dönerciye girdim hemen. Pad-sos! İsteğim çok basitti. Pilav üstü döner… Ne kadar kötü olabilir ki? diye düşünürken ağzımda tıkır tıkır eden pirinçlerle boğuşma arifesinde buldum kendimi. Bir de ıslak hamburger söylemiştim; hani Kızılkayalar ya da Bambi‘den alışıldığı üzere. Tabi ki de söylerken o kadar güzel bir hamburger yemeyi beklemiyordum ama açık konuşayım bu kadar da rezil bir şey ile karşılaşacağım aklımın ucundan geçmezdi. İki ısırık aldıktan sonra bıraktım köfte-ekmeği tepsinin kenarına.

Kötü bir yemekten sonra bari güzel bir kahve içeyim diye Gloria Jeans‘e girdim. (Gönül isterdi ki Caffè Nero‘ ya gideyim ama malesef İstiklal Caddesi’nde yoklar henüz. - Düzeltme: Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki Ayvalık Tostçusunun hemen yanındaki sokaktan girince, HSBC’nin orada varmış bir Caffè Nero. Hiç farketmemişim şimdiye kadar teşekkürler Müge Cerman) Çok güzel olmasa da iyi bir Türk kahvesi içerken kardeşime gün içinde yaşadıklarımı anlatıyordum.  O anda farkettim ki gerginliğimden bir gıdım azalmamış geçen zaman boyunca.

Kahveler bittikten sonra Jazzstop‘a doğru yöneldik. Kapıda bekleyen arkadaşlarımızla buluştuk ve işte bambaşka bir dünya. Çok güzel bir müzik eşliğinde yudumlanan ilk biralar ve konser öncesi heyecanlı bekleyiş.

Sonra sahneye çıkan o güzel insan, ve…

Boz taşlar önümüzde, cebimizde yalnızlık var
Şu dümdüz büyüyen gecede, tek dostumuz yakamozlar

Ortaçgil’in büyülü sesi ve inanılmaz güzel müziği huzurla doldurdu içimi. Gün içinde yaşadığım her şeyi unuttum. Artık yalnızca müzik ve ben vardım. Kilitlenmiş şekilde tüm şarkılara eşlik ediyordum. Hatta konser boyunca eksik kalan mükemmel gitar soloları da mırıldanarak Erkan Oğur‘un yokluğunu aratmamaya çalışıyordum kendime.

Neden bilmiyorum uzunca bir süredir Erkan Oğur olmadan sahne alıyor Bülent Ortaçgil. Bu nedenle bu konserde de gerek “Değirmenler” gerekse diğer şarkılar hep bir kursakta kalma durumu yaşattı bana.

Ama yine de özlediğim müziği ve tam da bugün ihtiyacım olan huzuru buldum bu konserde. Ne Jazzstop’ın aşırı gürültücü kitlesinin, ne Beyoğlu’ndaki neredeyse her barın olmazsa olmazı haline gelen su katılmış birasının ne de laubali garsonlarının bu konserden aldığım keyfi gölgelemelerine izin vermeyeceğim.

Ama…

Ah bir de Erkan Oğur olsaydı…

TIME Serüvenim

Çarşamba, Aralık 3rd, 2008

Efenim naçizhane bendeniz 01.12.2008 – 02.12.2008 günleri boyunca Elite World Hotel Taksim’de düzenlenen TIME 2008’de pek çok sunuma katılmış bulunuyorum.

Genel olarak  GSM şirketleri, Pazarlama şirketleri ve dijital ajansların yoğun ilgi gösterdiği toplantılarda konuşulan ağırlıklı konu mobil iletişim ve 3G’nin mobil dünyasına getirdikleri idi. Katılmcılar, teknoloji geliştiren kişiler olmaktan ziyade sektörden maddi kazanç sağlamak isteyen veya sektöre yatırım yapmak isteyen kişilerden oluştuğu için yapılan sunumlar da haliyle teknik detaylara fazla değinmeyen sunumlardı.

İlk katıldığım toplantıda ana sponsor AVEA’nın Regülasyondan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Anık, Türkiye’de Yeni Nesil Telekom Hizmeti ile iligili kısa bir konuşma yaptı. Daha çok toplantı açılışı havasında geçen konuşmada 3G’nin mobil hayata yapacağı katkılar özetlendi.

Cengiz Anık’tan sonra Dijital Dünyanın Sunduğu Yeni Fırsatlar ile ilgili konuşan Telekominikasyon Kurumu 2. Başkanı Galip Zerey, 3G teknolojisi ile ilgili şu anda yasal düzenlemelerin yapılmasının beklendiğinden ve bunun 60 günü bulabileceğinden bahsetti. Wi-Max ile iligili ihalenin de yakında açılacağını belirten Galip Zerey, Telekominikasyon Kurumu’nun iligili tüm hazırlıklarını tamamladığını, sadece doğru zamanın gelmesini beklediklerini söyledi. Türkiye’de internet servis sağlayıcıları ile ilgili dataları da paylaştığı bölümde, özel sektörün şu anda sahip olduğu %7’lik dilimi en kısa zamanda %20’ye çıkarmak istediklerini ve bununla ilgili düzenlemeleri de yaptıklarını belirtti. Paylaşılan grafiklerde Türk Telekom’un %99’luk pazar payının giderek azaldığı ve özel sektörün pazar payının geçen yıllar ile birlikte artarak %7’lere geldiği açıkça görülebiliyordu. Kablo Net ise %1’lik dilimden öteye geçememişti. Galip Zerey önümüzdeki sene (2009) planlarının ağırlıklı olarak sektörü denetleme olduğundan da bahsetti.

İkinci toplantı IPTV ile ilgili konuşmaların yapıldığı bir toplantıydı. IPTV, Niş İçerik Üreticilerini Bekliyor başlıklı toplantının konuşmacıları Motiwe Genel Müdürü Mete Bayrak, Sevenice / İMM, İş ve Proje Geliştirme Yönetmeni Gökçen Karan, TTNET, IPTV Direktörü Dr. Orhan Coşkun’du.

Uydu maliyetlerinin yüksek olması ve TV kanalı sınırlamaları nedeniyle niş içerik üretimine gerekli önemin gösterilemediği fakat IPTV ile birlikte bu tarz içeriklerin rahatça paylaşılabileceği ve maliyetlerinin düşmesi nedeniyle özellikle içerik üreticilerinin bu konuya ilgi duyabileceğinden bahsedildi. Ancak KabloTV veya Fiberoptik kabloların bile henüz ulaşamadığı yerlerde dahi uydu anteni kurmak ve uydu yayınlarına ulaşmak mümkünken IPTV’nin nasıl uydu yayınlarının yerini alabileceği hakkında bir açıklama yapılmadı.

Öğle Yemeği’nden sonra katıldığım toplantı ise Web Alemi’nin Uçuk İş Fikirleri gibi iddialı adı olan bir toplantıydı. Ancak  tish-o.com Proje Lideri Fatih Demir’in tish-o’nun çoğumuz tarafından bilinen hizmetlerini (kullanıcıların, t-shirtlerini kendi istedikleri foto veya desenlerle süslemeleri ve ürünün kapılarına kadar teslimi) sıralaması ile başlayan toplantı, adı nedeniyle kafamda oluşan imajı bir anda yerle bir etti. Tish-o, bir tekstil şirketi bünyesinde kurulan bir site olduğundan dolayı ilk senelerinde finansman ile iligil bir problem yaşamamış. Bugüne kadar bağlı bulunduğu tekstil şirketinin desteğini arkasına alan tish-o, son zamanlarda kendi ayakları üstünde durabilen bir site haline gelmiş. T-shirtlerin tüm üretimi yine kendi bünylerinde yapan tish-o’da kullanıcıların tasarladıkları herhangi bir t-shirt’ün kargo masrafları da dahil olmak üzere kullanıcıya maliyeti 25-30 YTL civarındaymış. Önümüzdeki günlerde kullanıcıların kendilerine ait t-shirt tasarımlarını sergileyebilecekleri “Mağaza” lar açmalarına da olanak sağlayacak olan tish-o, buradan kazanacağı gelirin belli bir kısmını da tasarımı yapan kullanıcıyla paylaşmayı planlıyormuş.

Fatih Demir’den sonra mikrofonu eline alan e-tohumGoril A.Ş, Kurucusu Burak Büyükdemir ise konuşmasına e-tohum’un uçuk bir iş fikri gibi değerlendirmesine şaşırdığını belirterek başladı ve genel olarak yeni bir iş fikrinin nasıl planlanacağını ve detaylı ve iyi hazırlanmış bir iş planının ne kadar önemli olduğunu anlattı. Kendisine yeni web fikirleri olduğunu belirten insanların genelde çeşitli mazeretler ardına gizlendiğini ve projelerini bir türlü hayata geçiremediklerini söylerken, kimilerinin “böyle karışık bir dönemde yeni iş kurmak pek akıllıca değil, bir süre daha bekleyeyim” derken, kimilerinin de “yatırımcı bulamadığından” yakındığını belirtti. “Ancak böyle düşünmeye devam eden insanların aklında sürekli mazeretler olacak ve düşünülen proje için asla doğru zamanı bulamayacaksınız.” diyerek konuşmasını bitirmek zorunda kaldı; zira zamanı yetmemişti.

Sosyal Ağlarda Oluşan İçeriğin Değeri ve Pazarlaması başlıklı toplantı da beni hayal kırıklığına uğratan toplantılardan bir tanesi oldu. Pronected, Genel Müdürü Hakan Kadir Erdemir, Attabot’un Kurucu Ortağı Seyfi Erol ve Xing AG, Türkiye Ülke Müdürü Hakan Gönenli’nin konuşmacı olarak katıldığı toplantıda karşılaştırılan sadece iki sosyal ağ vardı: Biri Facebook, diğeri ise Xing. Ancak sosyal ağların giderek yükseldiği internet dünyasında sadece iki örnek üzerinde takılıp kalmak bence toplantının adına yakışmıyordu. Özellikte Xing’te oluşan içerik, CV’ler ile ilgili olduğundan sadece kullanıcı bilgilerinin demografik dağılımı ile ilgili bir değerden bahsedilebildi. Facebook’ta yapılanlar ise ortada olduğundan geliştirme anlamında sadece FriendFeed benzeri fikirler türetildi. Oysaki dünya üzerinde var olan pek çok sosyal ağda kullanıcılar, herhangi bir profil bilgisi girmeden veya kendi adları yerine nickname’ler kullanarak içerik yaratmaktalar. Ve bunların çoğu da Facebook veya Xing’de rastlanan örneklerin çok dışında. Bu nedenle üzerinde durulan örnekler ve/veya öneriler konu ile ilgili beklenen bilgileri vermekte yetersiz kaldılar bence. Ancak dikkat çeken bir nokta oldu. O da salonda bulunan 50 kişiden yalnızca birinin herhangi bir sosyal ağda profili bulunmamasıydı. Bu da ileride herkesin bir sosyal ağda profili bulunacağı tezini destekler nitelikteydi.

01.12.2008 Pazartesi günü katıldığım son toplantı olan 3G’nin Medya ve Eğlencenin Gelişimine Katkısı başlıklı toplantı zaten konuşmacıları itibariyle sıkıcı bir havada geçecek gibi görünüyordu. Malesef öyle de oldu. Telekomünikasyon Kurumu (TK), Sektörel Rekabet ve Tüketici Hakları Dairesi Başkanı Dr. Muhterem Çöl’ün başkanlığını yaptığı panelde Tüm Telekominikasyon İşadamları Derneği(TÜTED), Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Dilek Bağdatlıoğlu, Türkiye Telekomünikasyon ve Enerji Hizmetleri Tüketici Hakları ve Sektörel Araştırmalar Derneği (TEDER)/ Türkiye e-Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Serhat Özeren, Mobil İletişim Sistemleri ve Araçları İş Adamları Derneği (MOBİSAD), Danışmanı Abdullah Raşit Gülhan konuşmacı olarak yer aldı. Genelde “pek sayın, saygıdeğer, aman efenim rica ederim” gibi kelamların havada uçtuğu panelde alabildiğim tek not 3G’nin gelişiminin hayal gücü ile orantılı olacağıydı ki bunu da sanırım salonda bilmeyen yoktu. Ha bir de seyirciler arasında bulunup soru sormak maksadıyla mikrofonu alan ve 3G ile ilgili engin düşüncelerini bizlerle paylaştıktan sonra sözü yanında oturan avukatına veren Mesam Yönetim Kurulu Başkanı Ali Rıza Binboğa’dan telif hakları ile ilgili bir de özet bilgi almış bulunduk.

02.12.2008 Salı günü ise yine konular 3G’nin mobil dünyaya etkisi üzerinde döndüğünden, bence tek kayda değer toplantı Müzik & Medya 2.0: İçerik, Eğlence ve Medayanın Geleceği konulu toplantıydı. Medya futuristi, stratejist ve yazar Gerd Leonhard‘ın konuşmacı olarak katıldığı toplantı, gerçekten de adının hakkını veren ve beklentileri fazlasıyla yerine getiren bir toplantıydı. Her ne kadar müzik ağırlıklı bir sunum da olsa genelde internette bulunan tüm içeriklerin nasıl yönetilmesi gerektiği ve ne tarz gelir modellerinin uygulanabileceği ile ilgili bir konuşma yaptı Gerd Leonhard.

Günümüzde kullanıcıların müzik ve video dosyalarını çeşitli yöntemlerle download edebilmesinin, bu tarz içeriklerin bedavaymış gibi algılanmasına yol açtığını belirten Leonhard, bunu engellemek için başvurulan çeşitli yasal yollar, davalar, para cezaları ve hatta hapis cezalarının bile soruna çözüm olamadığını, sürecin sadece avukatlık firmalarına yaradığını belirtti. Bu nedenle asıl denenmesi gereken yöntemin, zaten içeriği bedava indirmeye alışmış kullanıcıların, legal yollardan ve bir kuruş dahi ödemeden istedikleri içerikleri download edebilmelerinin sağlanması olduğunu söyledi. Bunu gerçekleştirirken de izlenecek gelir modelinin içeriğin pazarlanmasındansa içerik etrafında sunulacak ürünlerin pazarlanması olduğunu vurguladı. Yani siz bir sanatçının albümünü bedava dinletirken, aynı albümün HD versiyonunu veya aynı sanatçının fan ürünlerini kullanıcılara satabilir olmalısınız. Her ne kadar başta, “madem bedavası var, neden para versin kullanıcılar” gibi düşünülse de, kullanıcıların zaten web’de satılan mp3′lere para vermek yerine bunları illegal yollardan edindiklerini göz önünde bulundurulduğunda son derece mantıklı bir yöntem olduğu aşikar. Aynı zamanda bunun gibi bazı değerli içeriklerin kullanıcılara bedava sunulmasının, ilgili web sitesine olan sevgiyi ve bağlılığı da arttıracağını belirten Gerd Leonhard, kullanıcıların sevdikleri markaların ürünlerini almayı daha çok tercih ettiklerini ve hatta onları gönüllü olarak desteklediklerini söyledi.


Müzik özelinde düşündüğümüz zaman yapımcı firmaların, eğer “bu eserlere kullanıcılar para vermeden erişirlerse neden albüm alsınlar ki?” şeklinde bir korkuları olması son derece normaldir. Ancak Leonhard’ın söylediğine göre ilk radyo çıktığında da benzer sesler yükselmiş. Fakat zaman içinde işin gerektirdiği gelir modelleri bulununca korkulan olmamış. Dolayısıyla internetteki içerik yayınının da radyo örneğini göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtti Gerd Leonhard.

Bununla birlikte reklam sektörünün de kendini yenilemesi gerektiği, daha eğlenceli daha izlenesi reklamlar yapılması ve özellikle internette bu tarz yöntemlere yer verilmesi gerektiğinden de bahsetti Leonhard. Kullanıcıların, içeriklere reklamlardan gelen gelirler sayesinde, bedava ulaşabildiklerini anlamaları durumunda ise yayınlanan reklamlara tepki göstermeyeceklerini hatta onları dinlemek/izlemekte bir sakınca görmeyeceklerini söyledi. Eğlenceli olmaları halinde ise zaten bunu yapmak isteyeceklerini belirten Gerd Leonhard, sonuç olarak yeni bir iş sektörüne eski gelir modellerinin uyarlanmaya çalışılmasının bir hata olduğunu, sektörün ihtiyacı olan özgürlük ve eğlenceye izin veren gelir modellerine geçiş yapmanın gerektiğini belirtti.

İşte iki günlük TIME serüvenim böyle geçti efenim. Bazı yerleri mümkün olduğunca uzatmamaya çalışmış olsam da alışılandan daha uzun oldu bu seferki yazım ama umarım çok canınızı sıkmamışımdır.